SEVGİLİ PEYGAMBERİM CİLT 9 (Devamı)

Hakikaten çok geçmeden mağlub ordunun kılıç artıkları kibir, gurur ve şereflerini Bedr'de bırakmış olarak kimi atlı, kimi develi, kimileri yaya-yapıldak sökün ettiler... Ebu Süfyan, hepsini bir araya toplattı... Küskün, sefil ve mahcuptular...bir zaman kimse kimseye bir şey diyemedi; ne mağlublar bekleyenlere; ne bekleyenler mağlublara... Nihayet bir ihtiyar cılız sesi ile konuştu...
- Yas tutalım; kadınlar ağıt yaksın, şairler mersiye söylesin. Ne başınız önünüzde bekleşir durursunuz böyle?

Ebu Süfyan, derince bir iç geçirdikten sonra:

- Hayır, dedi! Ne kadınlar, ağıtlarla feryadu figan etsin, ne şairler ateşli mısraları ile kalplerimizi yakıp kavursun!

- Ee, ne yapalım peki ya Eba Süfyan! Toprak saçılsın başımıza ne yapalım peki?

- Acıları içinizde büyütün; gözyaşı sellerini içinize akıtın. Eğer Muhammediler ağlaşmalarınızı işitirlerse bize güler ve bizimle eğlenirler. Bu da ikinci bir şerefsizlik olmaz mı? Ben derim ki ne ağlayın, ne inleyin; öfkeleriniz dağ dağ büyüsün. Tâ saldırıp intikamımızı alıncaya kadar ne ruhlara baygınlık veren güzel kokular sürünün, ne kadınlarınıza yaklaşın.

Bazı hatırlılar tasdik etti:

- Evet, doğru der Ebu Süfyan. Yas yok, feryad yok. Bunlar yasak. Ama bir tek şey var; intikam! Bugüne kadar kendimiz için yaşadık. Bundan sonra ölülerimizin intikamı ve şerefimiz için yaşayacağız.

......

Esved bin Muttalib adında bir müşrik'in Zem'a bin Esved ve Akil bin Esved isminde iki oğlu ile Haris bin Zem'a ismindeki torunu öldürülmüştü... Esved, evine kapanıp gizli gizli ağlıyordu. Bir-iki güne bir kölesi ile Bedre giderken geçtikleri vadiye giderek sarhoş oluncaya kadar içer; gözlerinden kanlı yaşlar akıtır; yerden aldığı toprakları kafasına saçar, fakat kölesine bunları kimseye söylememesini tenbih ederdi.

Esved bin Muttalib, bir gece bir kadının feryadını işitti. Kölesine:

- Git bak bakalım. Ağıt yakmaya izin verildi mi? Köle gitti. Ağlayan, devesini kaybetmiş bir kadındı. Haberi gelip efendisine anlattı.

Esved:

- Ya! Demek o kadın hıçkırıklarla develerine ağlıyor ha? Bir deve için böyle feryat edilirse; ya o civan yiğitler için neler yapılmaz?

......

Bir ay müddetle kimse yas tutamadı; şiir söyleyemedi; ağıt yakamadı. Tâ, Kâ'b bin Eşref adındaki bir yahudinin Medine'den Mekkeye gelerek müşrikleri tahrik etmesine kadar bu suskunluk ve için için yanıp tutuşma devam etti. Muttalib bin Ebi Vedaa'nın evine inen yahudi Kâb, ertesi gün Kâbe'nin duvar dibinde yangını alevlendirdi.

- Ey Kureyş! Ebu Cehil, Utbe bin Rebia, Şeybe bin Rebia, Âs bin Hişam, Velid bin Mugire gibi yetmiş kişi öldürülmedi mi? İpek yorgan, hurma lifinden döşeklerden başka yerde bir kere bile yatmamış olanlar pis bir kuyuya taş doldurulur gibi doldurulmadı mı? Kadınlar kocasız, evlatlar babasız kalmadı mı? Oğullar babalarını, babalar oğullarını öldürmedi mi?

Kâb'ın çevresine toplananlarda tasdik sesleri yükseldi:

- Doğru, öyle oldu; maalesef...

- Evet, doğru. Evet, evet...

- Öyleyse yeter! Mersiye de söylenmeli, ağıt da yakılmalı; Muhammediler'den intikam da alınmalı.

Patlamış bir su bendi gibi yas figanları boşalmaya başladı. Kuyuyu dolduran ölülerin eşleri, bir ay boyunca bu kuyu ağzında haykırıp dövündüler.

......

Kâ'b bin Eşref'in faaliyetleri Efendimize bildirildi. Buyurdular ki:

- Bu adamı kim ortadan kaldıracak? Beş sahabi ilk ortaya fırlayanlar oldu.

Vazife bunlara verildi.

Allah'ın Resulüne soruyorlar:

- Nasıl bir usûl takip edelim?

Buyurdular ki:

- Harb hiledir. Şartlar neyi icap ettirir; kalbinize ne uygun gelirse onu yapın!..

...birgün vazifeli sahabiler işlerini halletmiş olarak tekbir getire getire gelirken Sevgili Peygamberimiz namaza durmuşlardı. Onları duyunca tebessüm ettiler. Bir İslâm düşmanı daha temizlenmişti.

Bu hadise büyük bir ölçü kazandırmıştı: "Harb hiledir."

......

......

Ebu Râfi, Abbas bin Abdülmuttalibin kölesi... Aynı zamanda Zemzem kuyusunun çevresinde ahşap su bardakları yapıp satıyor. Resulullah'a iman etmiş bahtiyarlardan. Hezimet haberinin Mekkeye yeni yayıldığı sırada O, çalışırken Abbasın hanımı Ümmü Fadl ve daha başka kimseler de yanında bulunuyorlardı. Az sonra Ebu Leheb geldi; bir yer bulup sırtını dönerek oturdu. Ebu Rafi, Sevgili Peygamberimiz'in zaferini işitmiş olduğundan o gün sevinçler içindeydi. Göz altından Ebu Leheb'in yüzüne bakmaya çalıştı; mosmordu. Belli ki haberi o da almış ve o üzüntüyle kendini buraya atmıştı. O böyle can sıkıntısından patlarcasına otururken Ebu Süfyan göründü. Ebu Süfyan'ın görünmesi ile de Ebu Leheb boşalmaya başladı:

- Nedir bu kepazelik ya Eba Süfyan. Biz dünyada hangi hakla dolaşıyoruz? Aklım hafsalam olanları almıyor! Bir açıklama yap; ikna et beni. Çıldıracağım yoksa.

Ebu Süfyan yaklaşırken Ebu Rafi, Ebu Leheb için içinden...

"İnşaallah tez zamanda, üzerinde gezmeye kendini layık görmediğin toprağın altına koyarlar seni hain mel'un." diye geçiriyordu. Ebu Süfyan geldi. O da bir tarafa ilişti.

Ebu Leheb, konuşmaya zorladı.

- Evet, anlat bakalım haberler sende.

Meraklılar etrafını çevirdiler.

- İşin içinde iş var... Bizden istediklerini öldürmüş istediklerini esir almışlar. Düşman, yalnızca sizin tanıdığınız veya tanımadığınız Muhammedilerden ibaret değilmiş. Gökten yere atlı insanlar inmişler. onların gelmesi ile müslümanların karşısında dikiş tutturamamışız.

Lafın burasında heyecanını zaptedemeyen Ebu Rafi:

- Vallahi onlar melekti! diye araya girdi...

...zaten kudurgan bir hal almış olan Ebu Leheb, ânında Ebu Rafiye şiddetli bir tokat vurdu. Ebu Rafi hemen O'nun üzerine atıldı. Alt alta üst üste dövüşmeye başladılar. Ama kuvvetleri dengesizdi. Ebu Leheb'e göre çok zayıf olan Ebu Rafi alta düştü. O altta iken beklenmedik başka bir şey oldu Ümmü Fadl, eline bir sopayı geçirdiği gibi Ebu Leheb'in kafasına indirdi.

Öfkeli kadın diyordu ki:

- Demek Ebu Rafi'yi efendisi Abbas'ın yokluğunu fırsat bilerek dövüyorsun ha! Yağma mı var!..

Zaten ruhen mahvolmuş Ebu Leheb, üstüne bir de bir kadından dayak yemiş olarak çekip evine gitti. Ve bir daha da dışarı çıkamadı. "Adese" denilen ve vücudu sivilceler içinde bırakan veba benzeri bir hastalığa yakalanmıştı. Kokuyordu. Bir hafta sonra öldü. Pis koku yanına yaklaşılmayacak kadar artmıştı. Sopalarla ite ite bir çukura yuvarladılar ve üzerine uzaktan taşlar attılar...tıpkı kendisinin de zamanında Mekke'de Resulullah Efendimizin evini taşlaması gibi.

......

Medine'ye zafer haberini götürenler geri dönüp askere yetiştiler. Hıcır-Tebük arasında mola verilen gece Sevgili Peygamberimiz'in devesi Kusva kayboldu. Bütün aramalara rağmen mübarek hayvan bulunamıyordu. Eshab, kaygılanırken biri içten içe sevinip söylenmeye başladı. Mücahidlerin arasına sonradan dönüş yolunda katılan Zeyd bin Lusayt adındaki bu adam, yahudi iken sözümona müslüman olmuştu. Münafık Zeyd diyordu ki:

- Hani gökten haberler veriyordu. Şimdiyse devesinin nerede olduğunu bile bilmiyor?

Amr bin Hazm çıkıştı:

- Ya Zeyd! Ne dediğinin farkında mısın! Sus! Bir daha böyle bir şey duymayayım! Çıldırdın mı sen?

Hayır! Zeyd bin Lusayt, çıldırmamıştı; ama, zafer, O'nun iç yüzünü daha fazla saklayamaz hale getirmişti.

......

O, kokuşmuş konuşması ile nifak çıkartmak için ilk bozgunculuğu denerken Umare bin Hazm, huzurda idi. Allah'ın Sevgilisi aniden:

- Münafık, "hani gökten haberler veriyordu. Şimdiyse devesinin nerede olduğunu bile bilmiyor" diyor. Vallahi Allah, bana bir şeyi bildirmedikçe bilemem...

Hazır olan eshabı kiram şaşırdılar. Bir şey anlamamışlardı. Resulullah devam buyurdular:

- Fakat şimdi Allah, Kusvanın nerede olduğunu bana gösterdi. Şu vadinin içinde bir ağaca yuları dolanmış duruyor; dedikten sonra hayvanın bulunduğu yeri tafsilatlı olarak tarif ettiler ve, haydi gidib getiriniz! Emrini verdiler.

Eshab'dan bir kaç kişi haber verilen yere koştular. Hakikaten Kusva oradaydı. Yuları kurtararak Hicret'in unutulmaz Peygamber bineğini alıp geldiler.

......

Umare bin Hazm, arkadaşlarına vardığında heyecandan nefes nefese idi:

- Biri edebsizce bir laf etmiş. Bunu Allahü teâlâ, Resulüne haber verdi. Peygamberimiz de bize nakletti. Korkudan nerdeyse dudaklarımız çatlıyordu. Kim acaba bu münafık?

Amr radıyallahü anh:

- O hayasız maalesef aramızda ya Umare!

Umare radıyallahü anh dehşete kapıldı:

- Ne diyorsun! Kim o, çabuk söyle!

- Zeyd bin Lusayt. Peygamber Efendimizden naklettiğin sözleri elifi elifine O, söyledi...

Hazreti Umare; Zeydin üzerine yürüdü:

- Vay seni yahudi alçağı seni! Demek müslüman olman sözdeymiş ha! Nifak çıkartmak için aramıza girdin öyle mi? Defol! Çabuk yıkıl karşımdan.

Mübarek sahabi, hem bozuk yaradışlı adamı paylıyor; hem de döve döve aralarından atıyordu..

...nifak fitnesi, dişlerini göstermeye başlamıştı.

......

...daha sonra Resulullah'ı başındaki tepside mis gibi kızarmış bir oğlak ve elinde ağızlara layık nefis bir tatlı tepsisi ile bir kadın karşıladı:

- Ey Peygamber! Hoş geldin. Zaferin kalbimize soğuk sular serpti. Eğer bu savaştan galip olarak gelirlerse Allah için bir oğlak kesip kızartacak ve kendilerine sunacağım diye adak adadım. İşte şu ân bu adağım gerçek oldu; lütfen buyurun arkadaşlarınızla beraber afiyetle yiyiniz. Oğlak kebabından sonra tatlı da var.

Efendimizin kabul etmesi ile sofra kuruldu. Hazır olanlar oturdu. Çetin bir harbden sonra burcu burcu kokan bir ziyafet. Herkes müthiş aç; et ve tatlı tepsilerde sanki mücahidlere gülüyor. Ancak Resulullah el uzatmadan eller sofraya uzanamıyor. Resulullah bu sofraya asla el uzatmayacaklar. Zira o ân bir mucize daha gerçekleşti. Tepside yatan kızarmış hayvan, Allah'ın izniyle yerinden silkinip ayağa kalktı; canlanmıştı. Herkesin şaşkın bakışları üzerinde iken şunları söyledi:

- Ey Allahın Resulü! Etimden bir lokma bile almayın. Beni bu yahudi kadın zehirledi...

Evet yahudi, yine cıfıtlığını etmiş, Sevgili Peygamberimize suikast yapmaya teşebbüs etmişti. Yani kıyamete kadar gelecek sayısı meçhul insanlara en büyük fenalığı yapmak istemişti. Zira O'ndan sallallahü aleyhi ve sellem mahrum bir dünya, saadetten habersiz olarak karanlıklar içinde çırpınır dururdu..

Tabiî adak ve ikram sahibi yahudi cadısı, müslümanlardan da gerekli ikramı gördü..

......

Ebu Süfyan kumandasında Şam'a giden kervan'dan haber getirmek için gönderilen Talha ibni Abdullah ve Sa'd ibni Zeyd hazretleri, Medine'ye geri gelirken yolda Resulullah kumandasındaki islâm ordusunun Bedr'e gittiklerini öğrenince derhal o tarafa yöneldiler ama muharebeye yetişemediler; Sevgili Peygamberimiz ve ordu geri dönüyordu.

Efendimiz ve eshabı kiram, Revha'ya geldiklerinde kendilerini istikbal etmek için buraya kadar gelmiş müslümanlarla kucaklaştılar. İlk defa bir zafer havası yaşanıyor. Yüzlerde güller açıyor; Resulullah Efendimiz ve mücahidler tebrik ediliyordu. Mübarek Seleme bin Seleme nükte yaptı.

- Tebrik edecek ne var ki! Kesim için ayrılmış ve kafasının tüyleri dökülmüş develer gibi saçsız yaşlılarla karşılaştık ve işlerini bitirdik; hepsi bu!

Efendimiz benzetmeye tebessüm buyurdular ve:

- Hay Allah iyiliğini versin Seleme! O tepeleri saçsız insanlar Kureyş kavminin eşrafı idi..buyurdular.

......

Ensar'dan Useyd bin Hudayr, Resulullah'ı karşılamak için nerelere kadar gelmişti:

- Ya Resulallah! Gazan mübarek olsun! Allahü teâlâya şükürler olsun ki sana zafer ihsan etti. Şayet muharebeden gününde haberim olsaydı ben de seve seve koşardım. Ama maalesef bu nimetten mahrum kaldım.

Efendimiz:

- Doğru diyorsun buyurdular ve üzüntüsünden dolayı kendisini teselli ettiler.

Abdullah bin Üneys de Peygamberimizi Türban'da karşıladı:

- Ey Allahın Resulü selametle ve zaferle dönüşün hepimizi ziyadesiyle sevindirdi Hoş geldiniz. Gazanız mübarek olsun...

......

Kâinatın Efendisi ve insanlığın kurtarıcısı Kahraman Peygamber, aydınlık Medine'de müslümanlar tarafından görkemli bir şekilde karşılandı...buradan fakir, silahsız, bineksiz olarak çıkan müslümanlar, Sevgili Peygamberimizin dua ve mucizeleri bereketi ile servete, silaha ve bineğe kavuşmuş olarak muzaffer bir şekildebeldelerine giriyorlardı. Sefer için Medine'den çıkışla Medine'ye giriş arasında ondokuz gün geçmişti.

......

......

......

Esirler, ordudan bir gün sonra gelebildi. Resulullah Efendimiz, onları görmeye gittiler ve esirler arasında bulunan amcası Abbas bin Abdülmuttalib'in önünde durdular...

- Nasılsın?

- İyi değilim

- Sebep

- Hem esir edildim; hem de üzerimdeki yirmi ukiye ve sekizyüz dirhem altın ganimet olarak alındı. Halbuki ben müslümanım. Kureyş beni Bedr'e zorla getirdi.

- Harbe zorla getirildiğin doğru ama müslüman olup olmadığını ancak Allah bilir. Şayet müslümansan elbette katlandığın sıkıntıların ecrine kavuşursun.

- Ben de karım Ümmü Fadl da kölem Ebu Rafi de müslümanız. Ama Mekke'de bir çok kimsede veresiye sattığım mallar sebebiyle alacağım var. Eğer; imanımı açığa vurmuş olsaydım kimse borcunu ödemezdi.

- Ya Abbas! Biz zahire bakarız. Şahsın, yeğenin Akil; Haris'in oğlu Nevfel ve dostun ve müttefikin Utbe bin Amr için fidye öde!

- Alınan altınlarımı fidye yerine sayın.

- Sayamayız. Çünkü o, Allahın senin vesilenle müminlere ihsan ettiği bir rızıktır.

- Yirmi ukiye ile sekizyüz dirhemden başka servetim yok. Şimdi bir de fidye istiyorsunuz. Bundan sonra el açıp dilencilik mi yapayım?

- Evdeki altınlara rağmen mi dilencilik?

- Ne altını?

- Bedr seferine çıkarken Ümmü Fadl'a kendisi ve çocukların için verdiğin altınlar!...

- Nereden bililyorsun? Kim söyledi.

- Allah söyledi..

Esir, hayretler içinde kaldı.

- Evet, sefere çıkarken hanımım Ümmü Fadl'a kendisi ve Abdullah, Ubeydullah ve Kusem için 'ne olur ne olmaz düşüncesiyle' altın liralar bıraktım. Ancak o sırada yanımızda hiç kimse yoktu. Şimdi sen bunu biliyorsun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulüh!

- Mübarek olsun.

Enfal sure-i celilesinin, yetmişinci ayeti kerimesi indi: "Ey Resulüm! Ellerinizdeki esirlere de ki: Eğer, Allah, sizin kalblerinizde bir hayır bulunduğunu bilirse size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi affeder. Çünkü Allah, çok affedici ve merhametlidir.

Efendimiz, amcasının iman etmesine çok memnun oldular. Daha sonra ensardan bazıları Peygamberimize gelerek:

- Ya Resulallah şayet izin verirseniz artık imanla şereflenmiş olan Abbasdan fidye almayalım.

Peygamberimiz, taviz vermediler:

- Hayır! Bu mümkün değil!

"Harb hiledir" umdesinin vazıı Sevgili Peygamberimiz, Abbas radıyallahü teâlâ anh'ın Mekkeye dönmesini ancak; imanını açıklamamasını; lüzum gördükçe kâfirler hakkında malumat yazmasını emir buyurdular.

......

Esirlerin, ödeyecekleri fidye/hürriyete kavuşma bedeli o esirin malî kudretine göre dörtbin, üçbin, ikibin, bin dirhem şeklinde sınıflandırıldı. Hiç parası olmayan her esir de on medineli çocuğa okuma yazma öğretme karşılığı serbest bırakılacaktı. Hem parasız, hem de cahil olanlar ise serbest bırakıldılar.

Sevgili Peygamberimiz, kalan esirleri eshabı arasında dağıttılar. Ancak esirleri onlara teslim etmeden evvel şunu tenbih buyurdular.

- Esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz.

Yani; Efendimiz, hürriyetlerinden, ailelerinden, hatta şereflerinden mahrum kalmış bu insanlara -düşman da olsa- güzel muamele edilmesini istiyorlar. O'nun, sallallahü aleyhi ve sellem, istekleri müslümanlar için bir mukaddes emir. Bu sebeple her müslüman, eline bir ekmek geçse yarısını yanındaki esirle paylaşıyor. Muamelenin güzelliği karşısında esirler şaşkın ve mahcuplar.

......

İlk olarak Ebu Vedea'nın oğlu dört bin dirhem fidye ödeyerek babasını kurtardı... Ve bunu başka Kureyş müşrikleri takib etti. Süheyl bin Amr, yerine Mikrez bin Hafsın esir olmasına ve Süheyl'in Mekkeye giderek fidye bedelini göndermesine müsaade edildi.

......

......

Ensarın Bedr'de verdiği ilk şehid Harise bin Süraka radıyallahü anh'ın sabır, metanet ve ihlas abidesi aziz annesi Rubeyde Hatun, dört gözle Resulullahın Medine'ye dönüşünü bekliyordu. Nihayet kahraman Peygamber, büyük bir şan ve şerefle savaştan dönünce Rubeyde Hatun, kızı ile beraber Efendimize geldiler:

- Ey Allahın Resulü! Harise'nin halinden sormak için sizi bekledim. Bugüne kadar tek damla yaş dökmedim. Şayet şehid olarak cennete kavuştuysa bundan sonra da ağlamayacağım. Ama cenneti hak etmediyse gözlerimden, yaş yerine kan akıtacağım!

Efendimiz müstesna kadını sevindirdiler:

- Ey Harise'nin validesi! Cennet bir taneden ibaret değildir. Oğlun da cennette değil; cennetlerde. Cennette bir çok yüksek dereceler var. Harise bunlardan Firdevs-i Âlâ'da en yüksek dereceye kavuşmuştur.

...mübarek ananın yüzü oğlunu kaybettiğinden beri ilk defa güldü.. Efendimiz su getirttiler. Ve bu suyu şehid anası ile şehid bacısına ikram ettiler; içtiler. Sevgili Peygamberimiz, yüzlerine de sürmelerini söylediler. Bunu da yaptılar ve ışıl ışıl gözler ve bitmez sevinçlerle evlerine döndüler. Sanki yüzlerine nur yağıyordu.

Abbas, Utbe bin Amr'ınki hariç diğer fidyeleri gönderdi. Sevgili Peygamberimiz, Hasan bin Sabit'i ödenmemiş olan fidyeyi almak için o sırada Medine'ye gelmiş olan Ebu Rafi ile birlikte Mekke'ye yolladılar. Hazreti Abbas, bu parayı da gönderdi. Yıllarca Mekke'den malumat yazdı; Mekke müslümanlarına destek oldu.

Bir defasında mektubunda kendisinin de Medineye hicreti için izin istedi, Allahın Resulü buyurdular ki :

- Bulunduğu yerdeki cihadı daha güzel ve daha faydalıdır.

Hazreti Abbas söz dinledi yerinde kaldı. Abbas radıyallahü anh, der ki:

- Cenab-ı Hakkın ayeti kerimede buyurduğu maddi nimetlere fazlası ile kavuştum. Ayrıca Zemzem suyunun idareciliği de bana nasib oldu... Bu öyle bir zenginlik ki bütün Mekke'nin servetinden daha kıymetli. Bunlar hep verdiğim yirmi Ukye ve sekİzyüz dirhemin bereketi. Şimdi Allahü teâlâdan affımı beklerim.

Halbuki esir olduğunda bu iri yarı insana iğreti bir gömlek bile zor-güç bulunmuştu.

Bu sahabi, Mekke'den Medine'ye en son hicret eden mümindir.

......

......

......

Esirler, elleri arkalarından bağlı olarak Medine önünde görünmeye başlayınca Yahudilerde de korku şafakları sökmüştü...kendi aralarında bir hakikati kabul ve itiraf ediyorlar.

- Evet bu O! Belli ki son Peygamber.

- Korkarız bundan sonra daima o galip gelir.

- Ama buna meydan vermemeliyiz.

- Karşılarında bizim gibi savaş sanatına vakıf kimseler yoktu!.. Bu yüzden galip geldi.

- Her ne hal ise...galip ya siz neticeye bakın.

- Ee, peki ne yapacağız?

- Artık aramızdaki anlaşma hükümsüz kalmıştır. Muhammediler yahudi milleti olarak bundan sonra hasmımızdır.

- Evet çok doğru. Gafil avlanmamalıyız. Bugün Kureyşin başına gelenler, yarın bizim karşımıza çıkacak.

- Maalesef tehlike hayli ürkütücü. Bunun için Müslümanlara karşı her usûl ve her imkân bize mubahtır. Yeterki onların büyümelerini durduralım.

......

......

Mekke müşrikleri, esirlerinin kurtulması için Medine'ye fidye bedellerini gönderdiklerinde Sevgili Peygamberimiz'in sevgili kerimeleri Zeyneb radıyallahü anha da kocasının kurtulması için bir mikdar mal ile mübarek annesi; annemiz Hazreti Hadice'tül Kübra'nın evlenirken kendisine hediye ettiği göz boncuğundan mamul Yemen işi gerdanlığı yolladı...Peygamber Efendimiz, gerdanlığı görünce tanıdılar. Gerdanlık O büyük kadını; O vefalı dostu, O eşsiz yardımcıyı, O parlak iman sahibini hatırlatmıştı. Mahzun oldular. Hiç bir sebep ve bahane ile O'na ait bir aziz hatıra pazara çıkmamalı. Bu sebeple eshabdan rica ediyorlar. Yumuşak; takdir hakkını diğer tarafa bırakan; arzuyu sadece ihsas ettiren bir üslub.

- Eğer Zeyneb'in esirini serbest bırakmayı düşünürseniz; fidyelerini de iade edersiniz.

- Başüstüne ya Resulallah. Derhal Ebül Âs'ı hürriyetine kavuşturuyor ve hanımının gönderdiği gerdanlıkla malı da geri yolluyoruz.

Ve denilenler aynen yapıldı.

......

... Ebül Âs, ticaretle meşgul. Annesi Hâle, Hazreti Hadice'nin kızkardeşi...diğer bir ifadeyle Hazreti Hadice, Ebül Âs'ın teyzesi. Aziz Peygamber hanımı, yeğenini oğlu gibi severdi. Ebül Âs'la Zeyneb'in evlenmelerini Hazreti Hadice istemiş; Resulullah da bunu uygun görmüş ve nikahlarını yapmıştı.

... Efendimiz'in islâm dinini ilk ilân ettiği zamanlarda kızları kendisine imân etmiş; fakat damatlar, iman etmemişti. Mekke kâfirleri, Peygamberimizin yeni bir din yaymasına fena halde öfkelenmiş ve Ebül Âs'a da baskıya başlamışlardı:

- Ya Ebül Âs! Zeyneb'i boşa! Şayet kızları boşanıp baba evine gönderilirse Muhammed onların derdine düşeceği için böyle şeylerle uğraşmaya vakit bulamayacaktır. Hiç çekinme derhal boşa. Biz sana Mekke kızlarından hangisini beğenirsen onu alırız.

Ebül Âs gelenleri azarladı:

- Siz delirdiniz mi? Yuvamı yıkmaya çalışıyorsunuz. Bir babanın yaptıklarını nasıl evli bir kadına mal edersiniz. Hayır! Ben eşimden ayrılmayacağım. Başka hiçbir Mekke kızıyla da evlenmek istemiyorum.

Sevgili Peygamberimiz, hep Ebûl Âs'ın hayırlı bir damat olduğunu takdirle bahsederlerdi.

......

Ebûl Âs, serbest kalıp Mekke'ye dönünce muhtemelen bir tedbir olarak Hazreti Zeyneb radıyallahü anh'ı Medine'ye Sevgili Peygamberimizin yanına kaçırttı. Çünkü mağlub müşrikler bir fenalık edebilirlerdi...

Mekke'ye dönen Ebûl Âs, Şam'a kervanla mal götürdü. Sattıkları ile tekrar mallar alarak ülkesine dönerken İslâm askerlerine yakalandı. Efendimize getirdiler.

- Mallarını iade ediniz ve kendisine dokunmayınız, buyurdular.

Mekke'ye giden Ebül Âs bir zaman sonra Medine'ye geldi ve Sevgili Peygamberimiz'in huzuruna çıkarak kelime-i şahadet getirdi...

Huzurdan çıktıktan sonra eshab-ı kiram efendilerimiz kendisine sordular:

- Daha evvel niçin müslüman olmadın?

- Mekke'de bir çok kimseye borcum vardı. Yaptığım ticaretle bu borçlarımı ödedim. Borçlarımı eda etmeden Medine'ye yerleşseydim arkamdan "Müslüman olma bahanesiyle kaçtı" diyeceklerdi.

Efendimiz, mübarek kızları ile Ebül Âs'ın nikâhını yenilediler...

......

Herkes; esirinin Mekke'ye gelebilmesi için Medineye fidye gönderirken Ebu Süfyan bunu kabul etmiyordu:

- Oğlum Hanzala'yı öldürdüler!..

- İyi ya Amr'ı bir ân önce ellerinden kurtar.

- Hem evlad kaybedeceğim; hem mal kaybedeceğim öyle mi? Hayır! Fidye göndermeyeceğim onlara...

- Eee, n'olacak peki? Amr hep ellerinde esir mi kalacak..

- Usanacakları güne kadar kalsın.

- Ne inatmışsın meğer ya Eba Süfyan!

- Siz öyle bilin..

...Belli ki Ebu Süfyan'ın bir düşündüğü var

İsteyenin Hac ve Umre'ye gidebileceğine dair Mekke ile Medine arasındaki anlaşma yürürlükte olduğu için Sa'd bin Numan, umre için Mekke'ye gitti. Biraz da yaşının ilerlemiş olmasından dolayı "bana kim ilişecek?" diye düşünüyordu.

Herkese bir ilişen olabilir. İşte Sa'd bin Amr'e de Ebu Süfyan ilişti. Daha Sa'd bin Amr radıyallahü anh "aman-yaman" demeden kendini tutuklanmış buldu. Ebu Süfyan oğlu Amr'a karşılık O'nu elinde tuttuğunu ve ancak Amrla takas karşılığı serbest bırakacağını, başka bir teklife razı olmayacağını ailesine duyurdu. Sa'd'ın yakınları Resulullah'a gelerek tadsız haberi arz ettiler. Efendimiz, Amr'ın bırakılmasını emrettiler de Sa'd radıyallahü anh da hürriyetine kavuştu.

......

......

......

Bir sabah Hazreti Ömer, radıyallahü anh, Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem ile Hazreti Ebu Bekr radıyallahü anhın yanlarına gelince onları teessürler içinde buldu..

- Ya Resulallah anam babam sana feda olsun! Nedir bu hal? Niçin Ebubekir de siz de ağlıyorsunuz?

Eshabdan başka kimseler de geldiler. Efendimiz, Cebrail aleyhisselamın Enfal suresinin altmışyedi, altmış sekiz, altmışdokuzuncu ayetlerini getirdiğini haber verdiler:

- Hiç bir Peygamber için yeryüzünde ağır basmadıkca (tam hakimiyet kurmadıkça) esirleri bulunmak (ve ondan fidye almak) vâki olmamıştır. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah, ahireti kazanmanızı diliyor. Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına üstün kılar), hükmünde hikmet sahibidir. / Eğer, (Levh-i mahfuz'da) Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı aldığınız fidyeden dolayı mutlaka size büyük bir azab dokunurdu. / Artık o aldıklarınızı helâl ve hoş olarak yiyin ve Allahdan korkun. Şüphe yok ki Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.

Esirler hakkında ne yapılacağına dair vahiy gelmeyince Efendimiz arkadaşları ile danışmış / istişare etmiş ve bilinen karar alınmıştı. Ancak bu meşveret toplantısında Hazreti Ömer, farklı kanaat ve görüş/ictihad arz ederek esirlerin öldürülmelerini teklif etmişti. Sa'd bin Muaz da daha evvel esirlerin sağ tutulmalarından hoşnud kalmadığını ihsas etmişti.

Efendimiz buyurdular ki:

- Eğer, fidye yüzünden gökten azab inseydi Ömer'den başkası kurtulmazdı. Çünkü O 'esirleri öldürelim; düşmandan fidye kabul etmeyelim' diyordu. Eğer azaba uğrasaydık bir de Sa'd bin Muaz kurtulurdu.. O azab, bana gösterildi; o kadar yaklaşmıştı ki; bize şu önümüzdeki ağaçtan daha yakındı.

...ama şükür ki yüce Allah, fidye alınmasına ve alınmış olanın da kullanılmasına müsaade ediyor ve "helal-hoş"olsun buyuruyordu. İstişare ile hareketin bereketi.

......

......

Savaş, Ramazan-ı şerif ayında olmuş; esir sahiplerinin bazıları esirleri ellerinde tutanlara hürriyet bedellerini/fidyeleri hemen ödeyerek yakınlarını Mekke'ye götürmüşler; bazısı ise fidye parasını Şevval ve Zilkade ayları boyunca fidye verip esir kurtarma işi devam etmişti...

......

......

Arapçanın zenginlik ve ihtişamı ile edebiyat zirvede. Şiirse bu zirvenin en tepe noktasında. Fikirler ve duygular çok kere kudretli mısralarla terennüm ediliyor. Bu mısralar, muhatabı şereflendirdiği gibi; ağır darbelerle hırpalayabiliyor da. Yani o ağıtı ile, mersiyesi ile, hicviyesi ile şiir, güçlü arap şairlerinin dilinde tam bir silah; bir ok, bir mızrak, bir kılıç... Bedr hezimetinin üzerinden bir ay geçip yahudinin kışkırtması ile yol açılınca bu silah, müminlerin üzerine çevrildi. Kureyş ve yahudi şairleri, amansız bir sanat taarruzundalar...keyfiyet Allah Resulüne götürüldü. Buyurdular ki:

- Onlar sizin için ne diyorlarsa siz de layık oldukları karşılığı veriniz.

İzni alan müminleri kim durdurabilir artık! Şimdi kılıç, ok, mızrak çatışması; sıcak savaş, yerini fikir ve edebiyat; yani irfan kapışmasına bıraktı; soğuk savaş dönemi.

...Kureyş'in önde gelen şairlerinden Abdullah bin Zıbara, Bedr için bir manzume yazdı... Kelimeler sanki kor ateşten; adamlarını övüyor müslümanları kötülüyor; insanları etkisine alıyor. Buna ensardan değerli şair Hasan bin Sabit, iki kudretli şiirle karşılık verdi. Sanki bir cepheden öbür cehpeye iki esaslı hücum gerçekleştirilmişti. Hasan bin Sabit radıyallahü anh'a Haris bin Hişam, kısa bir şiirle cevaba yeltendi ama cılız şiir havada kaldı. Bu kere Hasan bin Sabit; bu kahraman sahabi de düşman şairlerine cepheden bir saldırı yaparak yazdığı sekiz müthiş şiirle mukabele etti. Hazreti Hamza ve Hazreti Ali'ye Haris bin Hişam cevap verdi. Dırar bin Hattab'ın karalamaları Kâb bin Malikten hak ettiği karşılığı aldı...daha sayısı hayli kabarık küffar san'atkârı islâm cephesine saldırarak Ebu Cehil ve Bedir'de öldürülen diğer Allah düşmanlarını methüsena ediyor; buna mukabil Sevgili peygamberimizle müslümanlara sataşıyorlardı. Ama Peygamberden dualı müminler de her birine ağzının payını verdiler. Hatta yahudi şairi Kâb bin Eşref'in öldürülmeden önce söylediği taşlamayı da İslâm hanımlarından Meymune binti Müryed'in şiirleri karşıladı... Ayrıca müminler, bir taktikle şairlerinin şiirlerini çocuk, genç hanım ve hizmetçilere ezberlettirerek kitleye maledip yaygınlaştırıyor ve böylece hem müminlerin azmi yüksek seviyede tutuluyor ve hem de küffar tarafı manen sarsılıp çözülmeye uğraşılıyordu.

Hasan bin Sabit, bizzat Peygamber Şairi... sonraki asırlarda islam hükümdarlarının da yakınlarında şair bulundurmaları demek ki bir sünneti ihya maksadına dayanıyor.

San'at ve san'atkâr islâmda layık olduğu alakayı daha ilk günden bulmuş ve islâm, hizmet için san'atdan istifade etmiştir.

......

Bedr'den sonra şiirin düşmanın yıkıcı kültürel propagandasına karşı bir mevkute/medya gibi kullanılması bunun en açık delilidir.

......

Mekkeli gayrı müslimlerden Cübeyr bin Mut'im Medine'ye geldi. Fidyelerini ödeyip esirlerini alacak. Sevgili Peygamberimizle, sallallahü aleyhi ve sellem, görüşmek için bekliyor. İkindi namazından sonra mescidde uzandığı yerde uyuyakalmış. Müslüman olmayan biri, Peygamber mescidinde uzanmış uyuyor; fakat müslümanlardan kimse ona ilişmiyor. İşte hürriyetin en geniş şekilde yaşandığı yer; islâm ülkesi. Akşam ezanı okundu. Resulullah efendimiz ve cemaat camiyi doldurdu fakat Cübeyr hâlâ uykuda. Efendimiz, imam olarak akşam namazını kıldırmaya başladılar; Fatihayı şerifi bitirip Tûr suresini okumaya başlamışlardı ki Cübeyr tedirginlikle uyandı ve doğrulduğu yerde bu muhteşem sureyi dinlemeye başladı.

Cübeyr, o ânı şöyle anlatıyor:

- Tûr suresini sonuna kadar dinledikten sonra mescidden çıktım...ayetler, kafamda yankılanıyordu: "Yoksa onlar, yaratansız olarak mı yaratıldılar. Yoksa kendileri midir yaratıcıları/Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?" Bunlar belli ki insan sözü değildi. O ândan itibaren iman nurunun kalbime yerleştiğini hissettim..

.............

Umeyr bin Vehb, kıvrak zekâlı işbilir bir müşrik. Bedr'e oğlu ile beraber iştirak etmiş; fakat karnından aldığı bir yara ile bayılmış; tâ gün batıp karanlık, ölü ve yaralıların üzerine bir şal gibi çekildikten nice sonra ayıkmış ve sine-sürüne kaçarak soluğu Mekke'de almıştı.
Şimdi amcazadesi Safvan bin Umeyye ile birlikte Kâbe-i Şerif yolundaki Hıcır denen yerde oturmuş konuşuyorlar. Tamamen iyileşmiş olan Umeyr, Bedr cenginden, verdikleri kayıplardan, hatır hürmet görür yirmidört kişinin taş doldurur gibi berbad bir kuyuya doldurulduklarından bahsediyor.

Umeyr bin Vehb, kıvrak zekâlı işbilir bir müşrik. Bedr'e oğlu ile beraber iştirak etmiş; fakat karnından aldığı bir yara ile bayılmış; tâ gün batıp karanlık, ölü ve yaralıların üzerine bir şal gibi çekildikten nice sonra ayıkmış ve sine-sürüne kaçarak soluğu Mekke'de almıştı. Şimdi amcazadesi Safvan bin Umeyye ile birlikte Kâbe-i Şerif yolundaki Hıcır denen yerde oturmuş konuşuyorlar. Tamamen iyileşmiş olan Umeyr, Bedr cenginden, verdikleri kayıplardan, hatır hürmet görür yirmidört kişinin taş doldurur gibi berbad bir kuyuya doldurulduklarından bahsediyor.

Safvan bin Umeyye iç geçirdi:

- Hey gidi koca Kureyş! Parlak yıldızın nasıl da söndü? Onlar öldüler biz hayattayız öyle mi ya Umeyr? Eğer biz hayattaysak ve eli kolu bağlı oturup hiç bir şey yapamıyorsak olmaz olsun böyle hayat! İnsan yaşadığı hayatı hak etmeli. Biz bu hakka sahip miyiz ya Umeyr?

Safvan, perişandı. Zaten Umeyr de bu ânı hazırlamak istemişti. Cevap verdi:

- Doğru diyorsun ya Safvan! Ömrün önümüzde kalan günleri artık bizim için ağız tadı değil, zehir vaad ediyor. Eğer borçlu olmasaydım; veya borcumu karşılayacak servetim olsaydı Yesrib'e gider ve muhakkak bir yolunu bularak O'nu katlederdim. Ama başıma bir hal gelirse çoluk çocuğum ağır bir borcun altında kalırlar.

Safvan, karşısındakinin tâ gözlerinin içine baktı.

- Bu nasıl endişedir ya Umeyr? Biz amca çocukları değil miyiz? Senin borcun benim borcum; senin çocukların benim çocuklarım. Bilmez misin seni ne kadar severim. Bilmez misin yanımda ayrı bir yerin var! Hem bugüne kadar duyup işitilmedik hadiseler yaşanırken bunlar, ağza alınacak lakırdılar mı? Hemen ne yapacaksan yap!...

Umeyr'in planı tutmuş; Safvan'a istediği şeyleri söyletmişti:

- Ya Ümeyye yemin olsun ki elimdeki şu kılıcı zehirleyecek ve Muhammed'e bununla öldüreceğim. Bu uğurda ölürsem gam değil. Zaten benim O'nun hayatına kastetmemden sonra sağ kalmam imkânsız. Ne yapalım? Çakallar gibi yaşamaktansa arslanlar gibi can vermek daha iyidir. Ancak sen şimdi bunları hiç kimseye söyleme . Aman ha!

- Çocuk musun ya Umeyr?

- Karına bile söylemeyeceksin...

- Merak etme...

......

Umeyr, hemen hazırlığa başladı. Kılıcını bir tüyü bile ikiye bölecek kadar biledi ve çeliği en tesirli zehirle besledi. Üzerinde saatler boyu çalıştığı kılıç, şimdi merhametsiz bir çıngırak yılanından farksızdı ve dokunduğu hasmı öldürmek için ucunun değmesi yeterdi.

......

Umeyr, kendince bir münasib zamanda Mekke'den çıkarak Medine yoluna düştü...

O'nun Medine'ye girdiği sırada Hazreti Ömer ve bazı müslümanlar mescidin kapıya yakın bir yerinde oturmuş sohbet ediyor; yaman mücahidden heyecanla Bedr'i dinliyorlardı. Tam o esnada Hazreti Ömer, birden irkildi:

- Şu mescid önündeki Umeyr bin Vehb değil mi?

- Evet ya Ömer O!.

- Sadece oğlunu kurtarmak için değil; O; mutlaka bozuk bir niyetle buraya gelmiştir. O ne Allah düşmanıdır O!.. Ben, hemen Efendimize haber vereyim...

Hazreti Ömer, Peygamberimize koştu:

- Ey Allah'ın Resulü! Umeyr, belinde kılıçla mescid önünde. Şu an devesini çöktürmekle meşgul...

Sevgili Peygamberimiz:

- Bana getiriniz, buyurdular...

Hazreti Ömer, huzurdan çıktı. Sohbet arkadaşlarına:

- Resulullah'ın etrafında yer alınız! Bu adamdan her şey beklenir. Uyanık olun!

Dedi ve Umeyr'i karşılamaya gitti...

- Burada ne arıyorsun ey Allah düşmanı?

- Oğlum için geldim!

- Seni Resulullah istiyor! Haydi yürü!

Ömer radıyallahü anh, Umeyr'i kimseye herhangi bir zarar veremeyecek şekilde tutarak yürütmeye başladı. Efendimizin huzuruna geldiler. Peygamberimiz:

-Elini çek ya Ömer; Umeyr'i serbest bırak!

Buyurdular. Ve sordular:

-Ya Umeyr! Buraya niçin geldin?

- Esir oğlum için...

- Oğlun için geldiysen bu kılıç neyin nesi?

- Bu da bir kılıç mı; Bedr'de kendimi korumak için bile iş görmedi...

...kurnaz adam, beklediği âna yaklaştığını sanarak ve heyecanını mümkün mertebe bastırarak aklınca Sevgili Peygamberimizi kandırmaya çalışıyor. İşte kılıcı elinin altında ve büyük düşmanı tam karşısında.

Efendimiz üstelediler:

- Doğru söyle ya Umeyr! Niçin geldin?

- Oğlum için geldiğimi söyledim ya!

- Ya Umeyr sen oğlunu kurtarmak için değil beni şu zehirli kılıçla öldürmek için geldin?

- Hayır!.. Kim dedi?

- Sen Hıcır'da Safvan bin Umeyye'ye dedin!

Umeyr sapsarı kesildi. Peygamberimiz devam ettiler:

-Hıcır'da amcaoğlun Safvan ile oturmuş Bedr'de kuyuya atılanları konuşuyordunuz. Sen "eğer borcum ve çoluk çocuğum olmasa Yesrib'e gider Muhammed'i şu kılıcımla öldürürüm" dedin. Ümeyye de beni öldürmen karşılığı borcunu ve aile efradının geçimini üzerine aldı.

Umeyr'i ter basmıştı. Şaşırdı. Bir yaprak gibi titriyordu. Bütün gözler üzerindeydi. Kısık bir sesle cevap verdi.

- Bu konuşma sadece ikimiz arasında geçti. Bizden başka kimse bilmiyordu aramızdaki bu sırrı...

- Hayır o sırrı bir kişi daha biliyordu ya Umeyr!

- Kim?

- Allah... Herkes için sır olan Allahü teâlâ için malumdur. İşte senin kimse bilmiyor diye sevindiğin niyetini sen daha buraya gelmeden Allah, bana bildirdi...

- Ah demek ki biz bugüne kadar sana inanmamakla hata etmişiz. Ölenlerimiz de boşu boşuna ölmüş. Bütün kalbimle iman ediyorum ki sen hak Peygambersin: Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühü.

Endişeler yatıştı; yüz hatları yumuşadı. Peygamber Efendimiz ve hazır olan eshab-ı kiram sevindiler.

Umeyr bin Vehb radıyallahü anh dedi ki:

- Bana islâm nimetini ihsan eden Allah'a hamdü senalar olsun..

Peygamberimiz, yüzlerine yayılan mübarek bir tebessümle:

- Kardeşinize dinini ve Kur'an-ı Kerim okumayı öğretiniz ve esirinin de hürriyetini iade ediniz, buyurdular.

......

Medine'de Umeyr bin Vehb kendisinin bile beklemediği bir şekilde âniden müslüman olurken; Mekke'liler her şeyden habersizdir. Bu sebeple Safvan bin Umeyye, fazla bir açıklama yapmamakla beraber müşriklere onları ümidlendirici bir haberden bahsediyordu:

- Ey hemşehrilerim! Siz, bugün pek haklı olarak yas içindesiniz! Ama yakında yüreklerinizi ferahlandıran müthiş bir haber alacaksınız!

- Ne haberi ya Safvan?

- Şimdilik bu kadarını bilin yeter. Ama şunu söyleyeyim ki Bedr mağlubiyetinin intikamı alınacak; ölülerimizin kanları yerde kalmayacak.

- Sen hayal görüyorsun!

Safvan bunu söyleyen yaşlıya güldü...

- Hayır, ben hayal görmüyorum! Ama; yakında içinizdeki intikam duygularının tatmin edilmiş olduğunu göreceksiniz.

Hazreti Umeyr, Medine'de bir müddet kaldıktan sonra Resulullah Efendimizin huzuruna çıktı:

- Ya Resulallah, öğrenilmesi lâzım olanı öğrendim. Şimdi müsaade buyurursanız Mekke'ye gitmek istiyorum. Zira hidayete kavuşmadan evvel malumunuz olduğu gibi müslümanlara işkence eder; Allah'ın nurunu söndürmeğe çalışırdım. Şimdi memleketime gidip insanları islâm dinine davet etmek; muhalefet edenlere layık oldukları cezayı vermek istiyorum.

İzni alan Umeyr gitti.

Hazreti Ömer dedi ki:

- Mescidin önünde ilk gözüme çarptığında Umeyr bana bir hayvan gibi göründü; iman edince evladım kadar sevgili oldu...

......

Umeyr bin Vehb'i Medine'ye göndermiş olan Safvan; günler geçip de Medine tarafından bir ses seda çıkmayınca yavaş yavaş huzursuz olmaya başladı. Bu arada Mekkeliler de kendisine arada bir soruyorlardı:

- Ya Safvan nerede kaldı senin beşaretin!

- Bekleyin. Yakında kavuşacaksınız!

Biraz daha zaman geçiyor. Bu defa yine aynı şeyler soruluyor; fakat kendisi aynı cevabı aynı toklukla veremiyordu... Medine yolunu beklemeye başladı. Gelen yolcuların önüne çıkarak:

- Sevinçli bir haberiniz var mı, diye soruyor.

Sualine hep menfi cevap aldı. Bir yolcunun dedikleri ise dünyaları başına yıktı. Adam şunu diyordu:

- Ne beklediğini bilmiyoruz ama bizim sana vereceğimiz haber şu; amcaoğlun Umeyr bin Vehb müslüman olmuş!...

Safvan, nice sonra kendine gelebildi...duyduğunun doğru olmamasını istiyordu?

-Şaka yapıyorsunuz!

- Biz şaka yapmıyoruz ama dediklerimizden şüphen varsa az sabret Umeyr de nerede ise gelir.

...ve beklenen yolcu geldi; konuştular ve koptular. Safvan bin Umeyye kendisiyle bütün alakalarını kesti. Artık kalbine tebliğ ateşi düşen mübarek sahabi, insanları islâmiyete davete başladı. Elinden bir çok bahtiyar kimse imana kavuştu. O'nun dini yayma gayretine karşı duranlar ise layık oldukları muameleyi gördüler. Umeyr radıyallahü anh onları affetmiyordu.

......

......

İslâmı seçenleden biri de Velid bin Velid. Velid'i Abdullah bin Cahş, Bedr'de esir almıştı. Kardeşi Halid bin Velid'le baba bir kardeşi Hişam bin Velid fidye bedelini verip kerdeşlerini kurtarmaya geldiler. Esirin sahibi Abdullah bin Cahş radıyallahü anh dörtbin dirhem fidye bedeli istedi; Halid razı olduysa da Hişam çok buldu. İhtilaf Peygamber Efendimize götürüldü. Efendimiz, fidye bedeli olarak babalarının kılıcını verebileceklerini teklif ettiler. İki kardeş bunu aralarında hayli tartıştılarsa da sonunda "peki" dediler ve Velid'i alıp gittiler. Ne var ki üç kardeş, Zülhuleyfe'ye geldiklerinde Velid bin Velid bir fırsatını bularak kaçtı ve Sevgili Peygamberimizin huzuruna gelerek müslüman oldu...ve sonra tekrar yola düşerek Mekke'ye; evine geldi. Hareketi kardeşlerini çok kızdırmıştı. Halid bin Velid dedi ki:

- Madem ki müslüman olacaktın niçin daha esirken müslüman olmadın? Babamızın hatırasına düşmanlığın mı vardı ki kılıcı elimizden çıkardıktan sonra koşa koşa gidip islâma girdin?

Velid radıyallahü anh, şu cevabı verdi:

- Eğer daha önce iman etseydim "fidye bedelinden kurtulmak için böyle yaptı" diyen olabilirdi. Bu sebeple fidye ödendikten sonra müslüman olmayı tercih ettim.

...kardeşleri üzerine atıldılar:

- Demek öyle ha! Bari biraz hapis yat da sen de müslümanlara kaptırdığımız kılıç için hürriyetinle fidye ödemiş ol. Seni gidi ecdadın yolunu da hatırasını da ayaklar altına alan hain!

...ve Velid bin Velid radıyallahü anh'ı zindana tıktılar...

Haberi işiten Peygamberimiz, hapis, işkence ve sıkıntıda olan müslümanlar için ettiği duaya bu mazlum mü'min'i de kattı...

......

Velid bin Velid bir gün yine bir imkân yakalayarak hepisten kaçtı ve Efendimize geldi. Allah'ın Resulü bir mü'min'in zindandan kurtulmasına sevinmişlerdi...lakin Mekke'de; hapishanede daha başkaları da vardı. Bu sebeple Peygamberimiz, Seleme bin Hişam'la Iyaş bin Rebia'yı sordular:

- Ya Resulallah! Onlar ayakları birbirine bağlı olduğu halde işkence altındalar.

Sevgili Peygamberimiz, mü'min oldukları için hapishanede çürütülen eza ve cefa ile dininden caydırılmaya çalışılan müslümanlar için sabah namazlarından sonra derinden derine dua ediyorlar:

- Allah'ım! Seleme bin Hişam, Iyaş bin Ebi Rebia ve işkence altındaki sair mü'minlere imdat eyle...

...ve duadan sonra sordular:

- Düşman elinde esir ve işkenceye maruz bu müslümanları kim kurtaracak?

Velid bin Velid:

- Ben hazırım ya Resulallah!

Zindandan henüz firar etmiş Velid radıyallahü anh, imana yeni gelmiş olmanın aşkı ve Seleme ile Iyaş'ın içinde bulundukları yürek yakan şartları yakinen bilmiş olmanın etkisiyle bu bayağı zor; fakat külfeti nisbetinde de sevabı çok hizmete sual daha Fahr-i Kâinat'ın mubarek ağzından çıkar çıkmaz talib olmuştu.

Velid bin Velid, Sevgili Peygamberimizle Eshabı Kiram'dan hayır dua alarak devesine atladığı gibi Mekke yoluna düştü...günlerce yol aldıktan sonra ve işte bir kere daha Mekke:

Büyük bir gizlilikle Mekke'ye girdi...kendi hapis yattığı yere varmayı başardı fakat; eyvah, esirler burada yoktu...başka yere nakletmiş olmalılar... ama orayı nasıl bulacak? Arayan buluyor. Bir kadın gördü bir kab yemekle gidiyordu.

- Ziyafet mi var ey hemşire?

- Bir kab yemekle ziyafet mi olur kardeş. Şu iki esir açlıktan ölecekler. Kursakları sıcak bir çorba görsün...

...Velid, izi yakalamıştı. Müthiş sevindi. Kadın, sokağı sapınca da takibe başladı.

......

İki müslüman, penceresiz; fakat tavanı da olmayan dört tarafı yüksek duvarla çevrili bir yerdeydiler...öldürücü darbe yiyen kâfirler, hırslarını bunlardan çıkarıyor; fakat mü'minler de şahlanan imanlarından aldıkları kuvvetle dayandıkça dayanıyorlardı.

Velid bin Velid, geceyi bekledi. Ortalıktan el ayak çekilip ay çölün öte ucundan görünmeye başlayınca; o da Peygamberine verdiği sözü gerçekleştirmek için harekete geçti...nihayet aşılmaz sanılan duvarları aşarak esirlerin yanına indi...

İçerdekiler önce şaşırdılarsa da sonra geleni tanıdılar.

- Velid işin ne burada?

Velid, iman çilekeşlerinin bağlarını kılıçla keserken bir taraftan da anlatıyordu.

- Peygamberimizin, muhacirin ve ensarın selamını getirdim.

Seleme ve Iyaş, zındanı terkederken gözlerinden sevinç damlaları sızıyordu.

- Ey bir müşriki mü'min yapıp bizi müşriklerden kurtaran Allah'ım sen elbette varsın; senin Resulün de elbette hak Peygamber...şükürler olsun..

......

Dışarı çıkan üç mü'min Hazreti Velid'in devesine bindikleri gibi ver elini Medine. Mübarek hayvan, çatlarcasına koşuyor. Medine civarındaki Harre'ye kadar hiç durmadan yol aldılar.

Onlar selamete varmışlardı ki kâfirler, nice sonra esirlerin kaçtıklarını fark ettiler. Bunun üzerine iki ayrı takım teşkil ederek birinin başında Halid bin Velid olduğu halde Usfan tarafına, öbür takım da Sevgili Peygamberimiz'in Hicret yolu olan deniz tarafındaki Emec'e doğru gitti ise de bir zaman sonra öfke ve kızgınlıkla eli boş geri döndüler...

......

Üç sahabi Medine'ye yorgun ve bitkin girdiler. Zaman zaman yaya yürümek mecburiyetinde kaldığı için Velid radıyallahü anh'ın ayakları dilim dilim parçalanmış kanıyordu...

......

Cündeb bin Damre, çok zengin ve çok yaşlı ve dört erkek evlâd sahibi Mekke'li bir müslümandı. Hicret edememeşti. Birçok müslüman Mekke'den Medine'ye; Resulullah'ın yanına göçmüşken O'nun hâlâ Mekke'de durup kalması yüreğini yakıyordu. Nisâ sure-i şerifesi, bu yangını harlandırdı; ihtiyar çınar tutuştu. Sure "mü'minlerden mazereti olmadan yerlerinde oturup kalanlar; elbette mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle bir olamazlar!" Diye buyurarak devam ediyordu. Cündeb radıyallahü anh, Rabbine yalvarmaya başladı:

- Allahım! Hicret etmemek için benim hiçbir mazeretim yok! Buna rağmen hâlâ buradayım! Halbuki Habibin Medine'de. Ey Allahım! Benim bu şehirden rızkımı kaldır. Beni müşriklerin yanından ayırarak hicret yurduna gönder. Oraya gitmek Resulünle olmak; O'nun hizmetinde bulunmak istiyorum...

......

İhtiyar müslüman, çok geçmeden hastalandı. Evlâdları yatağının önüne diz çöktüler; onlara dedi ki:

- Beni Mekke'den çıkarın!

- Nereye çıkaralım babacığım; nereye gitmek istiyorsun?

- Hasretinde olduğum yere; hicret yurduna; Resul aleyhisselamın yanına.

Evlâdları:

- Peki babacığım, dediler. Derhal!..

...ve mübarek sahabiyi bir deveye bindirerek yola düştüler...

Hayvanın üzerinde hasta ve yaşlı bir insan; önde uzayıp giden sapsarı çöl, tepede yakıcı güneş var ama elde özlenilen Medine'ye kavuşacak kadar ömür var mı? Hayır. Ne yazık ki Cündeb hazretlerinin ömrü Medine yakınlarına varıldığında bitti...

Şimdi eshab-ı kiram'da bir merak:

- Acaba, diyorlar. Cündeb bin Damre muhacir mi; hicret sevabına kavuştu mu?

Nisa suresinin yüzüncü ayeti kerimesi geldi...evet; Cündeb radıyallahü anh Medine'ye varmamış olsa da hicret etmiştir ve hicret sevabına da kavuşmuştur.

......

......

......

Münafıklar!

Ah münafıklar...

Mü'min göründükleri halde mü'min olmayanlar; namaz kıldıkları halde namaza inanmayanlar, cihada iştirak ettikleri halde, düşmanın kazanmasını arzulayanlar. Nifak çıkartanlar, bozguncular; içi başka dışı başka olanlar.

Cilt6Res03.jpg (18990 bytes)

Bu halleri ile de mertçe, açıkça, erkekçe düşmanlık gösterenlerden daha tehlikeli olan iç düşmanlar.

Bunlar kimler?

Evs kabilesinden olanlar var.

Hazreç kabilesinden olanlar var.

Yahudi iken sözümona müslüman olanlar var.

Münafıkların başı Abdullah bin Übey. Hazreç'in Afv oğullarından. Önce islâmiyetin Medine'de yayılmasına mani olmaya çalışmış; Bedr savaşından sonra açıktan açığa mücadelenin artık mümkün olmadığını gördüğünden Sevgili Peygamberimize gelerek sureta iman etmiştir. Sureta; yani şeklen, lafta....dışı mü'min içi kâfir. Bu mel'un, fitne kazanını kaynatan cadıların başı. Münafıklar, birbirlerini tanıyor ve bunun çevresinde toplanıyorlar. Yahudilerle işbirliği halindeler. Yahudiye maşalık yapıyorlar. Yahudi, risalet; peygamberlik nimetini kendinden yani İsrailoğullarından araplara kaçırmak istemiyor. Sanki bir şeyi bir yerden bir yere kaçıran varmış gibi. Her şeyi yaratan ve takdir eden yüce Allah değil mi? Ayrıca son Peygamber sadece içinden çıktığı millete değil bütün insanlığa gönderilmiş; O'nun vazifesi Allah'ın nurunu bütün yeryüzüne taşımak. İşte yahudi; islâmın ta çıkış ânından beri düşmanı yahudi, bu nuru hâlâ; Şanlı Bedr Destanı'na rağmen söndürme emelinde. Bunun için dahilden ahmak münafıkları avlamış; sırtlarına bir merkebe biner gibi biniyor.

Münafıkların ünlülerinden biri de Evs'in Levzan oğullarından Nebtel bin Haris.

Bu kişi hakkında uzun sözün kısası Sevgili Peygamberimizin buyurdukları: "Kim şeytanı görmek isterse Nebtel bin Harise baksın." Kirpi saçlı, kızıl gözlü, koyu kırmızı yanaklı, iri ve çok uzun boylu biri. Efendimizin sık sık ziyaretine gelir; meclisinde bulunur; işittiklerini münafık arkadaşlarına yetiştirirdi. Peygamberimiz hakkındaki düşüncesi arkadaşlarına söylediği şu cümlede:

- Şu insanlar ne saf. Muhammed'i bir şey zannediyorlar. Halbuki o bir kulaktan ibaret; kimden ne duysa kanıyor.

Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselamla vahiy göndererek hem bu görüşü yalanlıyor; hem de Resulullah'ın Nebtel sahtekârına karşı dikkatli olması hatırlatılıyordu.

Yahudilikten dönme münafıklar da gayet tehlikeli. Mü'minlerin kalbine şüphe tohumları ekmek, imanlarını bozmak, iman ehlini birbirine düşürmek; haberleri yahudilere aktarmak için şeytana taş çıkartırcasına çalışıyorlar. Bir şeye sabah inanmış gözüküyorlar; akşam inkâr ediyorlar. Malik bin Ebi Kavkal tam bir yahudi casusu. En tehlikelileri ise Rafi bin Hureymele. Neyse ki Allahü teâlâ bunun canını alarak daha fazla bozgunculuk yapmasına izin vermedi. O'nun cehennemi boyladığı gün Efendimiz: "Bugün münafıkların büyüklerinden biri öldü" buyurdular...demek ki onların eksilmesi başta Allah Resulü olmak üzere müslümanlara rahat nefes aldırıyor..

......

Münafıklar, işi iyice ileri götürdüler. Toplanmış islâmiyeti kötülüyor; Resulullahı yeriyor, türlü türlü tasarılar yapıyorlar. Artık bıçak, kemiğe dayandı. Bunların ya hizaya gelmeleri; hatalarını kabul etmeleri veya ayıklanıp atılmaları lâzım.

Bir gün Sevgili Peygamberimiz, mesciddeler. Herkes; münafıklar da mescidde. Ama o âna kadar eshab-ı kiram, bu riyakâr adamları tanımıyor...

Dünya ve ahiretin en seçkini, Allahü teâlâ'ya hamdettikten sonra buyurdular ki:

- Aranızdan bazıları toplanarak dinimizi ve O'nun Peygamberini kötülediler. Şimdi onlar kalkıp tövbe etsinler; tövbelerine şahid olalım; ben de affedilmelerini Allah'tan niyaz edeyim.

...fakat hiç kimse yerinden kıpırdamadı. Sevgili Peygamberimiz, aynı mubarek cümlelerini iki kere daha tekrarladılar. Kimse yanmasın istiyorlar. Bozuk niyetlerden, hatalardan dönülmesini bekliyorlar...ama neticesiz bekleyiş. Bunun üzerine Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, münafıkların her birine tek tek ismen hitap ederek, "sen kalk", "sen kalk", "sen kalk" buyurdular. Tam otuzaltı kişi ayaktaydı... En ağır cezaya müstahak bu zavallı mahlukları şimdilik yine şaşılacak bir sabırla sadece ikaz ediyorlar:

- Allah'dan korkunuz!

Bu kısa emir taşa söylense eritir ama taş kalblileri değiştirecek mi? Ne yazık ki hayır.

Bir gün Kâinatın Efendisi, mescidde aziz gönül dostları eshab-ı kiramla sohbet buyuruyorlar. Münafıklardan bir kısım da oradalar; cemaatin arka taraflarında. Resulullah'ın sohbeti anlaşılmasın diye aralarında yüksek sesle konuşuyorlar; doğrusu gürültü çıkarıyorlar. Peygamberimiz seslerini kısmaları için haber gönderdiler. Evet çeneleri sustu ama; bu defa da birbirlerine sokularak sırnaşıklık ve fiskosa, işmara başladılar. Efendimiz:

- Şunları mescidden çıkarın, buyurdular.

Ebu Eyyub Halid bin Zeyd, fırladığı gibi eskiden putperest, şimdiyse münafıklardan Amr bin Kays'ın ayağından tutup çeke çeke mescidden attı. Münafık bağırıp çağırıyordu:

- Ya Halid! Beni Selebe oğullarının mülkünden mi kovuyorsun?

Mübarek, habisin feryatlarına aldırmadan tekrar mescide koştu. Bu defa da Rafi bin Vedia'nın üzerine atıldı sol eliyle boğazını sıkarken sağ eliyle suratına esaslı bir tokat indirdi ve:

- Sen Resulullah'ın mescidine ne hakla girersin ey habis, defol şurdan çabuk, diyerek mescidden o'nu da temizledi...

Bunun gibi Umare bin Hazm, Zeyd bin Amr'ı, Mes'ud bin Evs, Kays bin Amr'ı, Abdullah bin Haris, Haris bin Amr'ı ve daha başka sahabiler diğer münafıkları saçlarından sakallarından çeke çeke onların bağırtı-çağırtılarına bakmadan mescidden sürüp çıkardılar.

......

Asma binti Mervan, yahudi Hatmaoğulları kabilesinin islâm düşmanı taşkınlarından bir kadın. Umeyr bin Adiy ise aynı kabileden olduğu halde hidayete kavuşmuş ve fakat daha birçok ırkdaşı gibi müslümanlığını aşikar edememiş bir âmâ şahıs. Sevgili Peygamberimiz Bedr'de iken bu Asma, kadınlığına rağmen halkı değme erkeklere taş çıkartırcasına Resulullah aleyhine tahrik edip kızıştırıyor. Umeyr radıyallahü anh, kendi kendine söz verdi. "Eğer Allah'ın Resulü salimen dönerse ben bu kadını öldüreceğim." Ve elbette her müslüman gibi sözünde durdu; ramazan'ın yirmibeşinci gecesi bu fitne-fücur kadının evine girerek bir kılıç darbesi ile işini bitirdi.

...ama Umeyr bin Adiy, bunu gerçekleştirirken Resulullah'a haber vermemişti. Bu sebeple bir tarafta islâm için zararlı bir varlığı ortadan kaldırırken; bir taraftan da "acaba suç mu işliyorum" korkusunu yaşıyordu. Bu kalb fırtınası ile sabah namazını mescidde kıldı. Namazdan sonra Peygamberimizin mübarek nazarları Umeyr'e ilişti; sordular:

- Asma binti Mervan'ı öldürdün mü?

Umeyr bin Adiy, ürkek ürkek cevap verdi.

- Evet ya Resulallah!

Efendimiz kendilerini dinleyen eshaba döndüler ve buyurdular ki:

- Allah ve Resulüne gizlice yardım eden birini görmek isterseniz Umeyr bin Adiy'e bakınız.

Hazreti Ömer hayret etti:

- Şu âmâ'ya mı ya Resulallah?

- Sus ya Ömer O'na âmâ deme! Baş gözünün kapalı olması sizi yanıltmasın; görmesinde eksiklik yoktur.

......

...Şirret bir Allah düşmanının kılıçla cezalandırılması Hatmaoğulları obasında imanını açıklayamayan müminlere cesaret verdi; müslüman olduklarını belli ettiler.

Salim bin Amr radıyallahü anh da yine bozgunculuk yapan; islâmiyete zarar vermeye uğraşan bir yahudiyi ırkdaşlarının gözü önünde unutulmaz bir şekilde katletti...göğüsten giren kılıç sırttan çıkmıştı..

......

......

Efendimiz, ramazan bayramından evvel müslümanlara fıtır sadakası vermelerini buyurdular. Böylece zekât ve fıtır sadakaları ile fakir müslümanlar da ihtiyaçlarını karşılayacak ve onlar da bayrama neş'e ile gireceklerdi... hali-vakti yerinde müminler, derhal fakir, dul, yetim, düşkün müminlere zekâtları, fıtırları ve maddi-mânevi destekleri ile kol kanat gerdiler.

...Efendimiz, bayram sabahı mübarek ağızlarını tadlandırdıktan sonra namaz için evden ayrıldılar. Yürürken tekbir getiriyorlar. Sevgili peygamberimizin önünde Bilali Habeşi, elinde Habeş hükümdarının hediye etmiş olduğu mızrakla yürüyordu. Bu mızrak, Medine'nin doğu kapısında bulunan namâzgahın kıble tarafına dikildi. Peygamberimiz iki rek'at bayram namazı kıldırdılar... Hutbe okudular.

O gün herkes birbiriyle bayramlaştı. Yakınlarını şehid verenlerle gaziler ziyaret edildi. Bedr savaşını kazanmış olmak ve ardından gelen ramazan bayramı ile müslümanlar çok sevinçliydi. İlk defa ümmet olarak birlikte böylesine ortak bir sevinç yaşanıyordu... Ya Bedr'de mağlub olunsaydı? Bu sebeple bayram içinde bayramın yaşandığı bu günler için yüce Allah'a hamd ediliyordu.

Peygamberimiz, namazdan sonra yine yürüye yürüye; fakat bu defa başka bir yolu takip ederek evlerine döndüler.

......

......

......

Bu arada ilk müslümanlar'dan Osman bin Maz'un Hicret'ten beri hasta yattığı Ümmül Alâ'ların evinde vefat etti. İslama gelmeden önce de güzel huylu bir insandı. Meselâ içki kullanmaktan hoşlanmazdı. Bu güzellik de hiç şüphesiz Sevgili Peygamberimizin süt kardeşi olmasından ileri geliyordu. Vefat haberini alan Efendimiz, mevtanın yanına gelerek onun alnından öptü. Mübarek gözleri dolu dolu oldu ve o harika gözlerden süzülen billur yaşlar, Osman radıyallahü anh'ın yanaklarına düştü. Namazını bizzat âlemlerin sultanı kıldırdı. Yıkanıp kefenlendi ve Baki kabristanına defnedildi. Buraya ilk gömülen O'dur. Resulullah kabrin başucuna bir taş diktirdi. En üstün insan, en üstün Peygamber, zaman zaman süt kardeşinin mezarını ziyaret ediyorlar.

......

......

......

Medine'de kuyumculuk zenaatı Kaynuka yahudilerinin elinde. Çarşıya mal getirip satan bir müslüman hanım, kuyumcu dükkânlarından birinde alış veriş yaparken yahudiler ona sataşarak çok mahcup bir vaziyete düşürdüler. Vaziyeti gören bir mümin, aşağılık harekete tahammül edemeyerek bunu yapan namus düşmanını katletti. Yahudiler de bu yiğit müslümanı şehid ettiler. Peygamber Efendimiz, bütün yahudilerle olduğu gibi yahudilerin en cesur kolu olarak bilinen beni kaynuka yahudileri ile de saldırmazlık andlaşması yapmıştı....ama Bedr zaferi onları da çarpmıştı. Akıbetlerinden korkuyorlardı. Bu yüzden böyle hareketleri görülmeye başlandı.

Sevgili Peygamberimiz, onları önce ikaz etmek istediler. Bu sebeple Kaynuka pazarına toplayarak nasihat ettiler:

- Ey yahudi cemaati! Allah'ın Kureyş'e verdiği azabın bir benzerine düşmekten çekinerek müslüman olun. İyi biliniz ki ben, Allah tarafından gönderilmiş bir Resulüm. Bu husus kitabınız Tevratta da yazılıdır.

Peygamberimizin bu yumuşak ve mütevazi sözleri yahudileri şımarttı:

- Hayır biz müslüman falan olmayacağız! Anlaşılan savaş bilmez insanları yenmek seni lüzumundan fazla cesaretlendirmiş. Sakın yanılma! Bizimle çarpışmaya cesaret edebilirsen kahramanlığımızı görürsün...

......

Müslümanlarla Kaynuka yahudileri arasındaki sözleşme böylece hükümsüz hale gelmiş oluyordu. Ticaretten gayrı bir iş yapmayan bu kabile, kalesine çekildi. Peygamberimiz, yerlerine Lübabe bin Abdil Münzir'i vekil bırakarak ordusuyla yahudilerin üstüne yürüdü. Bu yürüyüşte beyaz sancağı Hazreti Hamza taşıyordu. Nihayet kale önüne gelen müslümanlar kuşatma yaptılar. Fakat o cesur ve yiğit yahudiler, her ne hikmetse bir ok atarak bile karşılık vermediler. Efendimiz, muhasarayı onbeş gün devam ettirdiler. İçerden dışarıya, dışarıdan içeriye giriş çıkışa müsaade edilmedi. Eli-kolu bağlı kalede öylece kalakalan korkak yahudiler, nihayet teslim oldular.

Yalvarıyorlar:

- Aman kadın ve çocuklarımıza dokunmayın, bütün servetimiz sizin olsun!..

Elleri arkadan bağlanarak tek tek dışarı çıkarıldılar. Ancak bütün mallarını ganimet olarak bırakmaları karşılığı canları bağışlandı. Fakat Medinede barınmalarına artık izin verilmedi. Kadın ve çocuklar develere bindirilmiş, erkekleri ise yaya olarak muhafızlar eşliğinde Şam'a sürgün edildiler. Müslümanların eline hayli ganimet malı, kuyumculuk aletleri ve silahlar geçti. Ganimet malın beşte biri Hükümdar hakkı olarak ayrıldıktan sonra, kalanı mücahidlere pay edildi.

......

Vahiy geldi;

- Ey müminler! Yahudi ve hırıstiyanları kendinize dost edinmeyiniz!

......

......

İslamın yıldızı hep böyle yükselip parlayarak o acı ve elem dolu günler uzaklaşıyordu...

Şimdi üzülen; hatta kahrolan küfür cephesiydi... Kıskançlık, kin, nefret kemire kemire bitiriyordu onları. Çünkü onlar, Bedir'de başlarına gelen felâketi ne unutabiliyor; ne de bir türlü içlerine sindirebiliyorlardı. Bir gün mutlaka Bedr hezimetinin intikamını alacaklarını ümid ve hayal ediyor ve bu hayalle pek de cesur olmayan bazı çıkışlar yapıyorlardı. Bedr'de yüzlerine kara çalınması bir bakıma Ebu Süfyan bin Harb'in ticaret kervanı yüzünden olmuştu ya; bu sebeple Kureyş reislerinden bu meşhur adam, kışkırtıcı ve dinleyenleri öfkelere boğan şiirler söylüyordu. Hiç şüphesiz Ebu Süfyan'ı tahrik eden bir başka sebep de karısı Hind'in intikam duygusu idi. Zira bu kadın, Bedir'de babasını, kardeşini ve dayısını kaybetmişti.

Öfkeli şiirlerle alevlendirdiği ikiyüz kişiyle bir gece harekete geçen Ebu Süfyan, Medine-i Münevvere civarındaki Nadroğulları yahudilerinin obasına geldi...ilk önünde durduğu kapı yüzüne açılmadıysa da Nadr'ın reisi Sellam bin Mişken O'nu evine aldı. Burada gece yarısına kadar izzet ikram gören ve müslümanlar hakkında malumat alan Ebu Süfyan, şafaktan evvel arkadaşlarının yanına döndü. Yahudi reisinin gece boyu anlattıkları nizamî savaş cesaretini kırmıştı. Bu sebeple vur-kaç yapmayı ve Medine'ye maddi zarar vermeyi kararlaştırdılar.

...Kureyş müşrikleri, Urayz bucağındaki bir hurmalığı, iki evi, bir ekin tarlasını ateşe verdiler ve önlerine çıkan iki müslümanı şehid ederek kaçtılar...

Hadiseyi haber alan kahraman Peygamber, beş zilhicce pazar günü yerine Beşir bin Abdülmünzir'i vekil bırakarak ikiyüz kişilik bir kuvvetle düşmanın peşine düştü ve karkaratülkudr'e kadar gitti. Müslümanların gelmekte olduklarını haber alan müşrikler, ağırlık yapan sefer azığı kavrulmuş buğday unu/sevik tulumlarını atarak çoktan Mekke yolunu tutmuşlardı. Bu sevik tulumları alınarak Medineye götürüldü ve bu sefere de "Sevik Gazvesi" dendi.

......

Zilhicce ayının onunda ilk defa olarak kurban bayramı idrak ediliyor. O gün sabah namazından sonra Sevgili Peygamberimiz, aziz arkadaşlarıyla birlikte namazgâha/namaz yerine yürüdüler. Yine Efendimizin önü sıra Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh'ın Habeşistan'dan getirdiği mızrak taşındı ve bu mızrak kıble yönüne dikildi. Vakit girince Resuller Resulü, iki rek'at bayram namazı kıldırdılar. Ve namazdan sonra hutbe okudular; hutbede müminlerden imkânı olanların kurban kesmelerini buyurdular...müminler, bayramlaşırken meydanlarda namaz eda etme hürriyeti bahşeden, zaferler lutfeden, Ramazan bayramından sonra Kurban bayramı bahtiyarlığını da yaşatan âlemlerin Rabbine sevinç gözyaşları döküyorlardı.

Sevgili Peygamberimiz, beyaz boynuzlu ve gayet sıhhatli iki koç satın aldılar. Bunlardan birincisini keserken:

- Allahım, bu ümmetimin kurbanıdır.

İkincisini keserken de:

- Allahım bu da Muhammed ve ehli beytinin kurbanıdır, buyurdular...

Ey, öz ailesinden evvel ümmeti için Rabbine kurban kesen Sevgililer Sevgilisi her şeyimiz kurban olsun aşkına...

Kurbanlar, Selemeoğulları mahallesinde kesiliyordu. İlk defa yaşanan bu Kurban bayramında ilk defa kurbanlar kesiliyordu. Eshab-ı kiramdan da bir çok kurban kesenler oldu; kesenler kesemeyenlere kurban hediyeleri taşıdılar. Kurban etlerinin kokusu burcu burcu göklere yükselirken; bütün eshabı kiram bir tek aileymiş gibi aynı ortak duygularla bayram ediyorlardı... Evet bir tek aile; reisi Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem olan bir büyük ve güzel aile; ailemiz.

......

Nereden nereye? Kıyamete kadar değişmeyecek gerçek: "Hiç bir dâvâ yoktur ki şehidi ve çok üzüleni olmasın." Zaten şehidleri ve acı çekenleri olmayan bir fikir, davalaşıp bayraklaşamaz. Müslümanlar, zındanlarda, meydanlarda kadınıyla, erkeğiyle, genciyle hatta çocuğu ile ateşlerde dağlanarak, yılan dilli kırbaçlar altında şırak şırak vücutları morartılarak, çölün aman vermez güneşi altında aç susuz kalarak, analar-babalar, evladlarının, evladlar babalarının gözleri önünde şehid edilerek ve daha nice zulümlere sabır taşlarını çatlatan muazzam sabırlarla tahammül ettiler. Onlar sabretti. Allahü teâlâ, lutfetti. Bedir, bir dönüm noktası oldu. Küfre en ağır darbe "ben kuvvetliyim" dediği zaman vuruldu. Sevgili Peygamberimiz'in "onlar, Allahın yeryüzündeki arslanları'dır" buyurduğu bu kahramanlar bu ümmetin en seçkinleri olduğu gibi Cebrail aleyhisselamın haberine göre melekler arasında da Bedr'e iştirak edenler en üstün melek sıfatını kazandılar. Onların dünya durdukça gelecek her müslümanın üzerinde hakları var.

......

......

Bedr'de kitapsız kâfirler müslümanlar tarafından mağlub edilirken; bir başka kitapsız kâfir, ateşperest Fars ordusu da Bizans tarafında yenildi. Haberi alan müslümanlar, ehli kitabın galip gelmesine sevindiler...

...ama Bedr zaferi, dünyanın büyük güçlerinde farklı yankılar yaptı. Habeşistan, müslüman hükümdar Eshame önderliğinde zafer haberini sevinçlerle karşıladı.. Hudutları ta arabistana kadar uzayan Bizans ise rahatsız oldu. Rum istihbaratı, bu sayıları az fakat gözü pek iman ordusunun emin bir şekilde büyükmekte olduğunu haber veriyordu..

Sadece Bizans istihbaratı mı? Hayır Bedr meydanında yankıları derinlerden gelen zafer davulları da.. Evet, Bedr'de yıllar yılı zafer davullarının gümbürtüleri işitildi.

Bedr için; Büyük Bedr, İkinci Bedr, Kanlı Bedr de denildi. Doğrusu O, hak ile batılın ayrıldığı gün, mücahidlerin kanları ile yazdığı bir destandır...

ŞANLI BEDİR DESTANI...

...artık, îmân küfre ebediyyen galibdir.

Allahü Ekber!...

| BAŞA DÖN |