| İman ordusu ise
yüce Allah'ın kalblerine ilham ettiği muazzam cesaret hissi ile müşrikleri az
gördüklerinden onlar da düşmanın üstüne aynı sür'atle yürümekte...sanki iki
dağ, yerlerinden kopmuş heybetle yekdiğerinin üstüne yürüyor. ...ama; islâm düşmanları, daha harbin başında
zafer sarhoşluğu ve büyük bir dağdağa ile koşarken ilk darbeyi bir mucize ile
yediler...onlar, dört koldan oklar atarak islam ordusuna doğru gelirken; bir ânda
ortaya çıkan beklenmedik bir kum fırtınası, müşriklerle at ve develerinin ağız,
burun ve gözlerine doldu...kum, bakır bir leğene çakıl taşı düşüyormuş gibi ses
çıkarıyordu. Küfür cephesi, dehşetli kum fırtınası ile şiddetle sarsıldı. Ne
olduğunu; neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Sevgili Peygamberimiz sallallahü
aleyhi ve sellem, mübarek islam ordusuna hücum emrini verirken düşmana yerden
aldıkları bir avuç kumu savurmuş ve dua etmişlerdi: "Yüzleri kara olsun!
Allahım, kâfirlerin kalplerine korku; dizlerine titreme ver..."
...hepsi hepsi bir avuç bir şeyken
şiddetli bir kum dalgası gibi düşmanı sarsan kumlar; daha doğrusu ahir zaman
Resulünün mucizesi, düşmanı ta iliklerine kadar ürpertti. Kalplerini ilk
"acaba" ve ilk korku hisleri yokladı...dizlerinde bir titreme duydular.
......
...dua desteği ile düşmana fırlatılan
bir avuç kumla, umulan bütün fayda elde edilmişti...yalnız o bir avuç kumu çöl
fırtınalarına çeviren; bir atan ve attıran vardı... Peygamberimiz, atmış; Allahü
teâlâ ise attırmıştı; azı çok yapan; azıcık kumu koca bir ordu ile bineklerinin
ağzına burnuna dolduran elbette Allahımızdı. Kur'an-ı Kerim bunu haber veriyor;
işte: Sen atmadın; fakat Allah attı.
Mücahidler, düşmana önce ok attılar;
sonra taş yağmuruna tuttular...kum fırtınası şaşkınlığını henüz atlatan
islâm düşmanları, hemen ardından yeni bir şaşkınlığı yaşadılar;
Müslümanlar, onları ta uzaktan taşlarla dövüyorlardı...taşlar, düşman askerleri
ile at ve develerinin başına gülle gibi inmekteydi...
...kalkanları ile zor-güç korunarak
üzerlerine gelmekte olan peygamber ordusuna mızraklarla hücuma geçtiler. Onların
mızraklarla saldırmaları üzerine müminler de mızraklarla savaşa başladı ve bunu
amansızca inip kalkan, kılıçlar takip etti... şimdi ok, kılıç, mızrak sesleri
birbirine karışıyordu...ama, müslümanlar, sadece sayıda değil binek, ok, mızrak,
kılıç ve kalkanda da Mekke ordusundan zayıflar. Hatta zayıf da değil; arada mukayese
edilmeyecek kadar fark var...düşman, sayı ve silah üstünlüğüne
sahip...mücahidler, bunlarda gayet zayıflar fakat bir şeyde emsalsiz; benzersiz
üstünlüğe malikler. Onlar, imanın en yüksek noktasındalar...bir tarafta
müslümanlığı daha doğduğu ân boğup yok etmek isteyen bir ordu; bir tarafta Allah
askerleri; kahraman mücahidler.
Efendimiz, merkeze ve bütün orduya
kumanda ediyorlar...üzerlerindeki zırhla bellerindeki kılıç, Sa'd bin Ubade
radıyallahu anh'ın hediyesi. Sağ cenahın/tarafın kumandası Zübeyr bin Avvam, sol
cenabın/tarafın kumandası Mikdat bin Esved hazretlerinde... İslâm ordusu, düşman
karşısında mübarek bir hilâl güzelliği ile mevzilenmiş... Çarpışma olanca
hızıyla devam ediyor... İslâm sancaktarı Mus'ab ibni Umeyr...düşman sancaktarları
ise Mus'ab radıyallahü anh'ın kardeşi Zürare ibni Umeyr ile Nadr ibni Haris; Talha
ibni Talha...
...iki ordu birbirine girip oklar havada
vınlarken ibretli bir şey oldu; Hibbân bin Arika'nın fırlattığı ok, islâm
saflarının ta arka taraflarında bulunan; hatta bu esnada su içmekte olan Harise bin
Süraka'yı buldu...genç sahabi, düşmanla sıcak temasın ilk şehidi oldu...ancak
garip olan, düşman okunun, ön saflardaki sahabileri aşarak Harise radıyallahü anh'ı
vurması... demekki ecel gelince insanın safın önünde veya arkasında olması
farketmiyordu... gerek bir arkadaşlarını şehid vermeleri ve gerekse şehidin ibretli
ölüm şekli mücahidleri, daha da gayrete getirdi... "Allah",
"Allah" haykırışları göklere yükseliyor..
Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi
ve sellem, tesirli bir konuşma ile islâm askerini coşturuyorlar:
- Ey eshabım! Sonsuz kuvvet ve kudret
sahibi Allah'a yemin ederim ki her kim, bugün düşmandan yüz çevirmeyip sebat eder ve
çarpışa çarpışa şehid olursa; Cenab-ı Hak, onu mükâfaat olarak elbette cennetine
koyacaktır. Bugün şehid olacakları en yüksek cennet; Cennetül Firdevs, hazır olarak
beklemektedir.
Efendimizin bu müjdesini işiten Umeyr bin
Humam radıyallahü anh, daha bir aşka geldi:
- Ah ne kadar güzel! Cennetle aramızda
bir nefeslik mesafe kalmış...demekki cennete gitmek için bir düşman kılıcı
kâfi...
Umeyr, bunları der demez, düşman
saflarını yara yara ilerlemeye başladı. Bir taraftan kılıç sallıyor bir taraftan
da veciz sözler söylüyordu:
- Allah'a maddi azıklarla değil; ancak
razı olacağı işler ve O'nun için cihad ederek gidilir. Allah korkusu, doğruluk ve
iyilikten başka her şey tükenmeye mahkumdur.
Mübarek, sanki kanı ve kılıcıyla
vasiyetini yazıyordu.
......
Ensar'dan Avf bin Haris radıyallahü anh,
Sevgili Peygamberimiz'e koştu:
- Ey Allahın Resulü! Kulun Rabbini
hoşnud eden işi nedir?
Efendimiz:
- Bilekleri yoruluncaya kadar kılıç
sallamak!
Buyurdular. Bunun üzerine Avf bin Haris,
daha çevik hareket edebilmek için zırhını da çıkartarak yalın kılıç düşmanın
arasına daldı.
......
......
...diğer tarafta şehidlik özlemi ile
kavrulan Umeyr hazretleri, sürekli kılıç darbesi yiyordu...ama kahraman sahabi,
aldığı öldürücü yaralara rağmen çarpışıyordu; ve nihayet aldığı son darbe
ile çok özlediği şehidliğe kavuştu ve ruhu cennete kanat çırptı...kılıçla
şehid olan ilk mücahid Umeyr bin Humam radıyallahü anh'dır.
......
Bütün islâm askeri, bu harbin ne demek
olduğunu; ne mânâya geldiğini çok iyi biliyorlardı... Bu sebeple mutlaka kazanmak
azmiyle çarpışıyorlardı..ama ne çarpışma; kendinden geçerek; canını hiçe
sayarak yapılan bir cihad..
......
......
Ebu Cehil Amr bin Hişam ise hem
savaşıyor; hem de kibirlene kibirlene fazlalığı ile övünüyordu:
- Ey müslümanlar! Harplerin bu en
dehşetli gününde en yaman develer, en seçme atlar; en keskin kılıçlarla bile
benimle başedemezsiniz. İyi bilin ki anam beni bugün için doğurmuş... Bir büyük
yangını bugün söndürecek; inanç ve adetlerimize isyan edenleri, bugün feci cezalara
çarptıracağım!!!
Zaferin Mekke ordusunda olacağına öyle
inanmıştı ki...şimdiden onun hayal ve sarhoşluğu içindeydi. Bu sebeple "anam
beni bugün için doğurmuş" diye şiirler söylerken zaten canavarlar gibi
saldıran kâfirleri daha da azdırarak müslümanları bir an evvel imha etmek ve
çabucak sonuca gitmek istiyordu.
Azgın kâfirlerden Âsım bin Ebi Avf da
yırtıcı bir hayvan gibi saldırıyor ve bir taraftan da küffarı teşvik ediyordu:
-Ey Kureyş! Duracak zaman değil! İşte
gün bugün! Fırsat bu fırsat! Akrabalık haklarını hiçe sayan ve milletini böleni
affetmeyin. O'na bu harpten sağ kurtulmak nasib olursa bana ölüm nasip olsun!.
Bu büyük lafı ederken Ebu Dücane
hazretleri ile karşılaştılar. Kılıçlar havada bir iki kere ağız ağıza geldikten
sonra mübarek sahabi, ani ve seri bir hamle ile Âsım kâfirini katletti... Zırhını
almaya çalışırken Hazreti Ömer, uzaktan seslendi:
- Ya Eba Dücane şimdi sırası mı?
Zırhla değil düşmanla uğraşacak zaman. Bırak onu!
Zırhı bırakmıştı ki Mabed bin Vehb'in
savurduğu kılıcı yere çökerek zor savuşturdu ve anında karşılık verdi. Bir bir
daha derken geri geri giden kâfir, tökezleyerek bir çukura düştü. Rakibinin üzerine
atlayan Ebu Dücane radıyallahü anh, kafasını kesmek suretiyle bu islâm
düşmanının da canını cehenneme yolladı.
...ancak aynı anda müslümanlar, Sa'd bin
Hayseme'yi kaybediyorlardı; bir kum tepesinin üstünde ve yakıcı güneş altında bir
müşrikle Sa'd hazretleri nefes nefese vuruşuyorlardı. Müşrik'in kafasında miğferi
ve altında cins ve çevik bir atı vardı...Sa'd bin Hayseme ise sadece çıplak bir
kılıca malikti. Bu sebeple Sa'd radıyallahü anh, şehadet şerbetini içerek Allah'ın
sonsuz rahmetine kavuştu.
......
Bir mü'mini öldürmenin zevkini yaşayan
kâfir, atından inerek Hazreti Ali'ye meydan okudu..
- Ali bin Ebi Talib gel! Gel şimdi de
seninle hesaplaşalım!
Hazreti Ali, adamı tanımamıştı ama
madem ki kaşınıyordu derhal...
-Derhal ey Allah düşmanı; haydi!..
-Bileğine güveniyorsan durma!..
-Ben bileğime değil o bileği yaratana
güveniyorum ey kâfir! İşte buradayım..
Müşrik, Hazreti Ali'ye doğru gelirken
Ali radıyallahü anh da kendine şöyle sağlamca dövüşebileceği bir zemine
bakındı, O'nun böyle çevresine bakındığını, sağa-sola bir kaç adım
attığını gören düşman askeri sordu:
-Ne o kaçıyor musun yoksa?
-Biz kaçmak ne demektir bilmeyiz. Hamle et
ya kâfir!
-Al öyleyse!
Hazreti Ali, kalkanını siperleyerek
sindi. Bir yılan dili kadar keskin kılıç, Ali radıyallahü anh'ın kalkanına
çakılıp kaldı.
Şimdi sıra büyük mücahiddeydi.
"Ya Allah!" diyerek var gücüyle kılıcını savurdu. Müşrik'in zırhı
omuzundan göğsüne doğru bir bez gibi yırtıldı... O demin böbürlenen Allah
düşmanı, sapsarı kesilip titredi. Hazreti Ali, kâfiri öldürdüğünü sandığı
dakikada baş ucunda şimşek hızıyla savrulan bir kılıcın havayı yırttığını
gördü ve aynı ânda "al bu hamle de benden!" Sesini işitti ve sür'atle yere
eğildi; çarpıştığı kâfirin kellesi miğferi ile beraber önüne yuvarlanmıştı.
Dinsizin murdar cesedini yere seren Hazreti Hamza radıyallahü anhdı.
......
......
Kureyş ordusu bir taraftan müslümanlara
hücum ederken bir taraftan da bir endişeyi yaşıyorlardı. Ya eski düşmanları Kinane
Kabilesi, arkadan saldırır da Kureyş, iki ateş arasında kalırsa!.. Ancak onlar, bu
tasada iken Kinane Kabilesinin, başlarında reisleri Müdliczade Süraka ibni Malik ile
kendilerine yardıma geldiklerini sevinçle gördüler. Şimdi cesaret ve kibirleri bir
kat daha artmıştı. Hem arkadan vurulma endişeleri bertaraf olmuş; hem de sayıları
çoğalmıştı.
Süraka, daha yaklaşırken ilerden lafa
başladı:
- Ey Kureyş! Sizin düşmanınız,
Kinane'nin de düşmanı. Düşmanımız aynı. Biz, hasım değil dostuz artık. Zaten
paylaşamadığımız ne?..
Ebu Cehil, cevap verdi:
- Ben, hep arkandan demişimdir. Süraka
akıllı insandır aslında ama, bir kere öfke basmış yüreğini. O'nun için yüz
vermez bize. Bugün; şimdi düşmanlıklar bitti. Şimdi Mekke'nin üstüne dostluk
güneşi doğuyor. Hele şu yoldan çıkmış ıslah olmazları tepeleyelim yeni günler
açılacak önümüzde Süraka...
- Yâ Eba Cehil! Ey zeki ve kurnaz insan!
Ey yaşlı fakat dinç çınar! Bir bak şu manzaraya: Nerde şu bir avuç silahsız,
teçhizatsız müslümanlar, nerde bizim azametli ordumuz... Coşan sel önünde
tutunamayan ağaçlar gibi yıkılacaklar karşımızda, dize gelecekler.
-Ey söz ustası büyük hatip!.. Mekke
'nin soyluları burada bugün. Kinane'nin asilleri de!.. Muhammedilerin sonu
geldi...kırılıp gidecekler önümüzde. Gücümüze güç kattınız. Hoş geldiniz
aramıza.
......
......
......
Kahraman mü'minlerden her biri, en az üç
kişi ile amansız bir mücadele veriyordu.. Silah ve insan sayısındaki büyük fark,
bir ara mü'minlere sıkıntı ve tehlikelerle dolu dakikalar yaşattı. Büyük
çilelerin varılmaz sabır kahramanı Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve
sellem, dostlar dostu aziz arkadaşı Ebu Bekr radıyallahü anh'la birlikte çadıra
geçtiler... Efendimiz dua ediyorlar; yalvarıyorlar, yalvarıyorlar, yalvarıyorlar...ya;
kolları hafif yukarı ve dirsekler bükülmeden tâ ilerilere doğru uzanarak avuçlar
semaya açılıyor; veya o nurlu alın toprağa değiyor... Savaş bütün harareti ile
sürerken Hazreti Ali, bir imkânını bularak üç ayrı kere Resulullah'ı yoklamak
için çadıra geldi ve her seferinde de O'nu alnı secdede Rabbine yalvarırken buldu...
-Ya hayyü, ya kayyüm!
Süraka ve avanesinin müşriklere yardıma
gelmiş olması yetmezmiş gibi Mekke ordusunun müslümanlarla çarpışmakta olduğunu
işiten Kürz ibni Cabir de kabilesi ile düşmana yardım hazırlığına başladı. Bu
kuvvet de müşrik cephesinde yer alacaktı. Eğer, Kureyş kâfirleri, böyle bir yardım
da alırsa müslümanların işi çok zorlaşacaktı.
......
......
Efendimiz, zaman zaman savaş meydanında
zaman zaman çadırdalar. İşte şimdi yine meydanda tarihin en üyük dâvâsını;
islâm dâvâsını omuzlamış kahramanlar kahramanı arkadaşlarının arasındalar.
Varlıkları ve teveccühleri ile onlara kuvvet ve destek oluyorlar.
Dudaklarında hep aynı dua:
- Ya Rab! Eğer iman ehlinden şu cemaat
helâk olursa yeryüzünde sana ibadet edecek kul kalmayacaktır.
......
......
......
Hücum eden mücahidlerin Allah Allah
sadaları, vurulan veya öldürülen kâfirlerin bağırtıları, isabet alan atların
acı acı kişnemeleri, öldürücü bir darbe yiyen mü'minlerin kelimei şahadet
getirmesi, vınlayan oklar, çarpışan kılıçlar, kalkana çarpan kılıçların
çıkardığı sesler, kırılan kemik sesleri, devrilen at veya develer, bağrışmalar,
teke tek çarpışanlar; meydan okuyanlar, atların tepelediği insanlar...bir meydan
muharebesi ki kıran kırana.
Hazreti Ali, Hazreti Ömer, Hazreti Hamza,
Hazreti Zübeyr bin Avvam, Hazreti Sa'd bin Ebi Vakkas, Hazreti Abdullah bin Cahş,
Hazreti Ukaşe bin Muhsin, Hazreti Ammar bin Yasir, Hazreti Ebu Ubeyde bin Cerrah, Hazreti
Sa'd bin Muaz ...kısacası bütün muhacirin ve bütün ensar arslanlar gibi
dövüşüyorlar...
......
Sevgili Peygamberimiz, yine çadıra; yani
karargâh merkezine girdiler. Yanlarında yine aziz ve sadık arkadaşları Ebu Bekr
radıyallahü anh. Yine iki rekatlık bir namazdan sonra diz üstüler; yine kolları tâ
ilerilere uzanmış, avuçları gökyüzüne bakıyor:
- Ya Rabbi bana vaadettiğin zaferi
lutfeyle..
Allahü teâlâ'dan yardım ve zafer
istiyorlar...tekrar, tekrar, tekrar yorulmadan istiyorlar...kollarını öylesine öne ve
yukarı uzatmışlar ki mübarek koltukları görünüyor ve omuzlarındaki örtü usulca
sıyrılarak yere yığılıyor... Hazreti Ebu Bekr, örtüyü Efendimizin omuzlarına
koyduktan sonra istirham ediyorlar:
- Ey Allah'ın Resulü! Kendini bu kadar
yorup yıpratma. Sana elbette imdadı ilahi gelir.. Lütfen üzülme. Senin üzülmen,
hepimizi üzer.
Resulullah, o gün ümmeti için havf/korku
makamında; Hazreti Ebu Bekr ise reca/ümid makamında idiler... Efendimizin kendini
yoracak kadar duayla meşgul olmasının sebebi eshabı kiramda kalb kuvveti hasıl
olması içindi. Zira eshabı kiram, aleyhimürrıdvan, efendilerimiz Resulullahın, indi
ilahide duasının red olmayacağına iman ettiklerinden O'nu duada görmeleri ilahi
yardımın geleceğine ve zaferin müslümanlarda olacağına dair ümid ve kanaatlerini
takviye ediyordu.
Peygamber Efendimiz, Ebu Bekr'in bu
talebini duanın kabulüne işaret saydılar ve devam etmediler. Çünkü Hazreti Ebu Bekr
radıyallahü anh, sözünü tam bir ihlasla söylemişti. Allah'ın Resulü duanın kabul
olduğunu buradan anladılar...kendilerini hafif bir uyku bastırdı...az zaman sonra
Sevgili Peygamberimiz; göz nurumuz ve kalb dermanımız; iman teminatımız, sallallahü
aleyhi ve sellem, neş'e ve tebessümle gözlerini açtılar ve bir haberi müjdelediler.
-Müjde ya Eba Bekr! Rabbim, meleklerini
yardıma gönderdi, haberini verdiler.
......
......
......
Ebu Cehil ve diğer Kureyş reislerinin
Süraka ibni Malik ve Kinane Kabilesi zannettikleri İblis ve şeytanlardan başkası
değildi...bunlar küfür ordusuna yardıma gelmişlerdi. İblis ve şeytanların yardıma
gelmeleri yetmezmiş gibi şimdi Kürz ibni Cabir de bir alay insanla Kureyş'e yardım
hazırlığına başlamıştı...bunlar olurken diğer tarafta Habibullah, Hak teâlâ'dan
vaad ettiği nusreti ihsan etmesi için yana yakıla yalvarıyor ve "Ya Rab! Eğer
iman ehlinden şu cemaat helak olursa yeryüzünde sana ibadet edecek kul
kalmayacaktır" diye inliyordu.
Allahü teâlâ'nın, kâinâtı yüzüsuyu
hürmetine yarattığı son ve en büyük peygamberin duasını kabul etmemesi mümkün
mü? Nitekim yüce Allah, meleklere mü'minlerin yardımına koşmalarını, kendileri ile
beraber olduğunu emir buyurdu. Hasımla nasıl savaşılacağını; öldürücü kılıç
darbelerinin boyun ve mafsallara vurulacağını da yüce Allah öğretmişti. Zira
meleklerin bu konuda tecrübeleri yoktu.
Cebrail, Mikail ve İsrafil
aleyhisselamlar, alaca atlara binmiş diğer meleklerle beraber ayrı ayrı ânlarda
yeryüzüne süzülmeye başladılar. Her büyük melek ve yanındakiler aniden kopan bir
rüzgâr ve görünmez kılıç şakırtıları ile iniyorlardı...
Bu sırada Bedir vadisine bakan bir tepeden
savaşı seyreden ve yenilen tarafın mallarından bir şeyler almak için bekleyen
Gıfaroğullarından iki amca çocuğu, yanlarından ard arda üç kere şiddetli
rüzgarın esmesi ve toz duman arasından sesler, kılıç şakırtıları gelmesi ve
ilkinde "ileri ya Hayzum haydi!" Diye bir de haykırış duymaları üzerine
birinin korkudan ödü patladı; öbürü feci şekilde korktu.
"Hayzum", Cebrail aleyhisselamın
atının ismiydi ve ona komut veren de Cebrail idi...
Gökten yere doğru adeta nurdan bir yol
üzerinde meleklerin atları ile akması Hakim bin Hizam'ın gözüne göründü.
Görünmesi ile müşrik saflarının arka sıralarında bulunan Hakim'in çarpılmışa
dönmesi bir oldu. Aklı Kureyş'le müslümanlar arasında bir çıkmaza girmişti.
Çareyi kaçmakta buldu. Gizlene saklana kendini Mekke'ye attı.
Cebrail aleyhisselam mü'min saflarının
önünde, İsrafil aleyhisselam ve maiyetindeki melekler, Meymene'de ve Mikail
aleyhisselam ve yanındaki melekler de Meysere'de yer aldılar. Melekler, insan
şeklindeydi; mü'minlere görünüyorlardı. Bir bölükteki meleklerin başlarında
kızıl nur, bir bölükteki meleklerin başında yeşil nur, bir bölükteki meleklerin
başında sarı nur vardı... atlarının alınlarına perçem sarkıyordu. Meleklerin
bazıları savaşan mücahidlere yardım ediyor; bazıları da orada hazır bulunmaları
ile müminlere mânen destek oluyorlardı.
İblis, Haris bin Hişamla el ele
tutuşmuş vaziyette müşrik saflarını dolaşarak Kureyş askerlerini müslümanlara
karşı galeyana getirirken Cebrail aleyhisselamın geldiğini görür görmez sür'atle
Haris'in elini bırakarak şeytanlarla birlikte kaçar adımlarla uzaklaşıp kayboldu.
Cebrail aleyhisselama yakalanıp rezil olmaktan korktuğu için sırra kadem basıyordu.
...ama müşrikler, hakikkaten gafil
oldukları için köpürdüler:
- Ya Eba Cehil gördün mü Süraka'yı?
Nasıl kaçıp gitti. Hiç Süraka bin Malik bize yardım eder mi?
- Sen de ne diller döktün O'na ya Eba
Cehil! Bayağı da inanmıştık artık dost olacağına hani..
- Ahmaklık etmeyin! Sürakayı; Kinane
Kabilesini yeni mi tanıyorsunuz. Maksadım okşayıcı laflarla oyalayıp meşgul
etmekti. Yoksa biz O'nun ne desteğine ne dostluğuna muhtacız. Arkadan kalleşçe
saldırmasına mani olmak istemiştim...bunu anlayamadınız mı yoksa?
- Şimdi n'olacak peki?
- Düşmanın müttefiki olduğu
anlaşılıyor. Müslümanların işini bitirdikten sonra onları Kudeyd'de yakalarız
zannediyorum. O zaman Sürakayı da emrindekileri de elimizden kim kurtaracak bakalım!...
- Belki de Muhammediler kurtarır.
- Hadi hadi, eğlenecek zaman değil. Bir
tek müslüman sağ kalmayacak! Hepsini imha edeceğiz ki atalar yolundan çıkmaya bir
daha kimse teşebbüs etmesin!... Vurun haydi; saldırın, vurun!!! Merhamet etmeyin
vurun!!!
......
......
Peygamberimizle Hazreti Ebu Bekr,
çadırın dışına çıktılar. Efendimiz, müminlerin de baş ve göğüslerine tuğ ve
nişan takmalarını emrettiler. Bunun üzerine Hazreti Hamza göğsüne deve kuşu
kanadı, Hazreti Ali, atların alınlarından sarkan perçemlerden bir beyaz tuğ
yaptılar... Zübeyr bin Avvam başına sarı, Ebu Dücane kırmızı, Ukbe bin Amr ise
yeşil bir bez bağladılar.
Müminler, meleklerin yardıma geldiğini
görünce coştular. Üzerlerine gelen düşman selini yarmaya çalışıyorlardı.
Melekler "dayanın; korkmayın düşman zayıf; Allah sizinle!" Diye
mücahidlerin kalbine kuvvet veriyorlardı. Daha kılıçlarını savururken kâfirleri
vurmaya başladılar. Buna mücahidlerin kendileri bile şaşırıyorlardı. Meselâ Ebu
Davud Mazini radıyallahü anh, kaçan bir müşrikin peşine düştü ve kâfire doğru
yaradana sığınarak müthiş bir kılıç savurdu...kılıcın kâfire ulaşıp
ulaşmadığı belli olmadan adamın kellesi uçtu. Mübarek sahabi bir ân için onu bir
başkasının öldürdüğünü sanmıştı. Halbuki melekler yardım ediyordu. Sehl bin
Huneyf radıyallahü anh, da benzeri bir çok hadisenin şahidi oldu.
Müminler, Peygamber Efendimizin duası,
Allahü teâlanın himmeti ve meleklerin desteği ile bir ara müşrikler karşısında
içine düştükleri sıkıntılı vaziyeti atlatmayı başardılar...
Artık kâfirler kırıp geçiriliyor,
esirler alınıyor, mallara ganimet olarak el konuyordu. Müminlerin bir kısmı
savaşıyor, bir kısmı ganimet malları bekliyor, bazıları da Resulullahın çadırı
etrafında muhafızlık yapıyordu...
Ve bir mucize daha:
Sevgili Peygamberimiz, henüz iki ordu
karşılaşmadan Bedir meydanını gezerken hangi kâfirin nerede vurulup düşeceğini
haber vermişse; o bahtsız, gerçekten bir mücahid kılıcı ile Efendimizin elini
toprağa koyarak işaret ettikleri yere vurulup yıkılıyordu.
Müminler, ancak iman uğruna katlanılacak
büyük fedakârlıklar içindeydiler. Ebu Seleme radıyallahü anh, kendi kabilesi olan
mahzum oğullarına karşı; Ebu Huzeyfe radıyallahü anh, babası Utbe ve kardeşi
Velid'e karşı savaşıyordu. Ama en ağır fedakârlığı Ebu Ubeyde bin Cerrah
radıyallahü anh, gösterdi...küfür cephesinde yer alarak müslümanlara karşı
vuruşan babası karşısına çıkınca gözünü bile kırpmadan işini bitirdi.
Bazı kahraman müminler de iki ellerinde
iki kılıçla dövüşmek gibi görülmemiş ve gayet zor bir işi başarıyorlardı.
Meselâ Hazreti Hamza; meselâ Mâbed bin Vehb radıyallahü anhüma. Bazı yiğitler de
yaya iken bir atlı kadar canlı, çevik ve ataktı...iki elde kılıç veya bir binekten
mahrum olduğu halde binekliymiş gibi çarpışmak şüphesiz ki ancak Bedr
kahramanlarına layık bir üstün meziyet. Hem kırılmakla tükenmeyen; azan
saldırılar, hem sıcak iklim şartları ve bu şartlarda böyle bir üstün savaş
çizgisi...bu imkânsızlık ancak O'nun sallallahü aleyhi ve sellem mucizesi ile izah
edilebilir.
...ve bir başka mucize daha; yerden,
derinlerden gelen davul sesleri düşmana hücum nevbeti vuruyor ki bu sesler, muharebe
boyunca, sonrasında ve yıllarca Bedr'de işitilecektir.
......
Çarpışma ilk başladığı sırada
küfür ordusunun şımarıklarından Nevfel bin Huveylid, müşrikleri türlü cerbezeli
sözlerle müslümanlar üzerine sevkediyordu. Zalimin bu gaddarlığı Efendimizin
ağırına gitti:
- Allahım Nevfel bin Huveylid'i sana
havale ediyorum. O'nun layıkını sen ver!..
......
Ve layıkını buldu:
...işte bir mümin; Cebbar bir Sahr,
Nevfel bin Huveylid'i esir almış süre süre götürüyor. Hazreti Ali, onları gördü.
Aynı ânda da esir, Ali kerremallahü vecheh'i gördü...gördü ve iliklerine kadar
titredi. Çünkü bu islâm kahramanının kendilerine doğru gelişi hiç de hoşuna
gitmemişti:
- Ya Cebbar kim bu gelen?
- Ali bin Ebi Talib.
- Bu adam, beni öldürmeye geliyor!
Hazreti Ali, yanlarına varır varmaz seri
bir hareketle kılıcını savurdu. Nevfel'e hızla inen kılıç, korunması üzerine
kalkanına saplandı; yüksek sahabi aynı hızla kılıcı çekti ve Nevfel'in
bacaklarına vurdu ve yere yıkılan kâfirin kafasını kopardı...şimdi Allah
düşmanı başsız kalan bir horoz gibi debeleniyordu.
Hazreti Ali karargâha; Resul
aleyhisselamın yanına geldiğinde iki Cihan Serveri ortaya sordular:
- Nevfel bin Huveylid hakkında malumatı
olan var mı?
- O'nun işini hallettik ya Resulallah!
- Allahü ekber! Allahü teâlâ, duamı
kabul etti...ancak her kim Abbas, Talib, Akîl, Nevfel'den biri ile karşılaşırsa onu
öldürmeyip esir etsin. Çünkü bunlar Bedr'e zorla getirildiler.
- Başüstüne ey Allahın Resulü!
Emredersiniz.
......
...yine hızla arkadaşlarının yanına
çarpışmak için koşan Peygamber damadı mübarek sahabi, Âs bin Said'i gördü.
Aldığı yaraların acısı ve can havliyle uluya uluya toprağı tırnaklıyordu. Ali
radıyallahü anh, bir kılıç darbesi ile bu kâfirin de canını layık olduğu yere
yolladı.
Öğlene yakın saatlerde çarpışma tam
bir ölüm-kalım savaşı halini almıştı. İki taraf da kazanmak için var gücü ile
kavga ediyordu...müminler, şehid veriyor; küffar, ebedi felâkete
sürükleniyordu...derken Ebül Yeser radıyallahü anh, Kureyş Bayraktarlarından Ebu
Aziz bin Umeyr'i esir aldı.
Şimdi Kureyş'in istiklâl timsali bayrak,
adi bir bez parçası gibi müslümanların ayakları altında ve bayraktarları da elleri
arkasından bağlı olarak esirleriydi. Hadise müşrikleri adeta çarptı. Zaten Mekke
reisleri de birer birer katlediliyordu...düşmanın şaşkınlığı giderek
artmaktaydı... Nasıl olur; şu bir avuç insan, neredeyse silahsız oldukları halde
karşılarında nasıl tutunabilir; nasıl dayanabilir; kendileri ile nasıl dişe diş
mücadele Verebilirlerdi? Ne var ki manzara, eşit mücadele şeklini de aşmış;
müslümanlar hakimiyeti ellerine almaya başlamışlardı... Bu sebeple bir tedbir olarak
o gün liderleri ve başkumandanları olan Ebu Cehil Amr bin Hişam'ı gizlemeye
başladılar; ama aynı zamanda cephelerinde de fire vermeye başladılar: Halid bin Âlem
ismindeki kâfir bir yolunu bulup firar etti. O'nu sırasını düşürdükçe başkaları
takip etti. Küffar, ard arda esirler veriyor. Adamları ard arda ölüyordu. Düşmanda
şaşkınlık son haddindeydi. Mahzumoğulları, aralarından değişik kimseleri Ebu
Cehil gibi giydirerek hedef şaşırtmak istediler fakat yine kaybeden kendileri oldu.
Hazreti Hamza bunlardan Ebu Kays, Hazreti Ali de Abdullah bin Münzir'i Ebu Cehil'in
gözü önünde katlettiler...
Ebu Cehil, homurdanıyordu:
- Aksilik, Süraka ve adamlarının firarı
ile başladı. Onların firarı korkakları daha da adileştirdi. Ben bilirim Sürakaya ne
yapacağımı! Hele bir Mekkeye döneyim o zaman görecek harpten kaçmak neymiş. O
kaçınca bizim ödlekler de bir bir çözüldü..
- Ya Eba Cehil hani Kürz ibni Cabir de
gelmedi?
- Gelmez tabii. Kurnaz adam şu vaziyette
ölmeye mi gelsin.
Evet; hakimiyetin islâm ordusuna
geçtiğini haber alan Kürz, Kureyş'e yardıma gelmekten vazgeçmişti...
......
......
......
Ukbe bin Ebi Muayt, Hicretten evvel
Mekke'de Sevgili Peygamberimiz'e işkence yapan en taşkın kâfirlerden biriydi. Hicret
üzerine fahri kâinat aleyhine bir manzume yazmıştı.
Hicret edince Mekke'den
Kurtulduğunu sanma!
Ey Kusva'nın suvarisi
Rüzgârdan hızlı atımla
Tez zamanda olacağım karşında
Mızrağıma kanınla su verecek
Kılıcımla vuracağım boynuna...
Efendimiz bu mısraları işitince:
- Allahım Ukbeyi ağzı üzerine yere
çal!
Diye dua ettiler..
İşte meydanı boş bulduğunda uluorta
atıp tutan bu zalim; Kureyş ordusu Bedir'de gerilemeye başlayınca kaçmaya ilk
davrananlardan biri oldu...ama bindiği at, hırçınlaşarak o'nu üstünden attı.
Ağzı üzerine yere çakılmıştı. Abdullah bin Seleme, yetişerek esir aldı ve
esirlerin toplandığı yere götürerek muhafızlara teslim etti...
Kahramanların en büyüğü aziz
mücahidler, muhacir veya ensardan şehid verdikçe yürekleri kor ateşler gibi yanıyor;
azimleri artıyor; her kâfirin katlinde şevkleniyorlardı.. Hatta bazan kılıçlar bile
o yiğitlere yetmiyordu... Ükkâşe bin Mıhsan, her sahabi gibi döne döne, vura vura,
düşmanın üstüne gide gide dövüşüyordu. Ükkâşe hazretleri, bütün hançeresi
ile "Allahü Ekber!" diye bir sayha kopararak kılıcını savurdu. Simâk bin
Hareşle'nin kellesi havada helezonlar çizerek toza toprağa bulandı ama.. mübarek
sahabinin kılıcı da kabzaya yakın yerden "çınn" diye koptu. O heyecanla
koşulacak yere koştu:
- Ya Resulallah kılıçsız kaldım!..
...diğer her mücahid gibi yapış yapış
terler ve kan içindeydi... bu kanlar ya kendi yaralarından akıyordu; veya bir şehidi
alıp arka saflara taşırken bulaşıyordu veya bir islâm düşmanından
sıçrıyordu...
Sevgili Peygamberimiz, yerden bir hurma
dalı alarak büyük muharibe uzattılar:
- Bununla devam et...
Ükkâşe bin Mıhsan radıyallahü anh,
dalı kaptığı gibi cepheye koştu...'bir hurma çubuğu ile zırhlı ve kılıçlı
düşmana karşı ne yapabilirim' fikri beyninin en dip hücresinden bile geçmedi..
Karşısına çıkan ilk kâfire tâ ciğerlerinden kopup gelen bir derin ihlasla
"Bismillah!" diyerek elindeki hurma dalı ile hamle yaptı... o ân sevgili
Peygamberimizin büyük bir mucizesi gerçekleşti. Ükkâşe hazretlerinin düşmana
savurduğu hurma dalı, daha havada iken uzun, parlak ve sırtı sağlam keskin bir
kılıca dönüştü ve kâfiri cansız yere serdi.. Ükkaşe radıyallahü anh
"El'avn" ismini verdiği bu kılıçla bütün gazalara iştirak etti..
Ubeyde bin Said ise gözleri hariç başdan
ayağa zırh içinde olduğu halde atının üstünde övünüp duruyordu. Zübeyr bin
Avvamla karşılaştı. Büyük mücahid, yaradana sığınıp öyle bir nişan aldı ki
mızrağı kâfirin gözüne isabet ettirdi ve O'nu attan bir demir külçesi gibi yere
yuvarladı; kâfir ölmüştü. Zübeyr radıyallahü anh, ayağıyla düşmanın
kafasına basarak mızrağı ancak çekip çıkarabildi.
Bütün eshab, şu ân aynı ulvi gaye
için yaşıyor veya ölüyordu: İlayı kelimetullah...bu sebeple destanların anlatmaya
yetmeyeceği bir kahramanlıkla vuruşuyorlardı... Hazreti Ali, Hazreti Hamza, Ebu
Dücane, Ammar bin Yasir, Zübeyr bin Avvam, Bilâl-i Habeşî, Abdurrahman bin Avf,
Suheyb bin Sinan, Abdullah bin Seleme, Zeyd bin Harise, Numan bin Asr, Ebu Huzeyfe, Ubeyde
bin Haris, Sabit bin Ciz, Mücezzer bin Ziyad, Muaz bin Amr, Hazreti Ömer, Yezid bin
Abdullah, Harice bin Zeyd, Said bin Rebi, Ma'n bin Adiy, Numan bin Malik, Yezid bin
Rukayş, Ebu Bürde bin Niyar, Ebül Yeser, Muaz bin Afra, Muavvez bin Afra, Harice bin
Zeyd, Hubeyb bin Yesar, Huseyn bin Haris, Osman bin Mazun, Halid bin Bükeyr, İlyas bin
Mükeyr, Sa'd bin Ebi Vakkas, Malik bin Rebia, Abdullah bin Seleme...ve diğerleri
karşılarına çıkan kâfirleri cansız yere seriyorlardı.
Mücahidler, kâfirlerden bazısını da
canlı olarak yakalayıp esir ediyorlardı. Aslında müşrikler zor ânlarında
kılıçtan kurtulup esir olmayı artık cana minnet bilmeye başlamışlardı...ancak
müminler, bu adamlardan neler çekmemişlerdi ki! Bu sebeple Resulullah'ın karargâh
muhafızlarından Sa'd bin Muaz, bir kâfir esir alınarak müslümanların eline
geçtiğinde "ah keşke öldürülseydi" diye içten içe hayıflanıyordu..
Sevgili Peygamberimiz sual buyurdular:
- Ya Sa'd halinde bir hoşnudsuzluk
görüyorum.
- Evet ya Resulallah. Keşke elimize
düşen her kâfiri katletsek! Esir olmakla canlarını kurtarıyorlar...
...tabii az da olsa müminler de kayıp;
daha güzel söyleyişi ile şehid veriyorlardı...mesela düşmana "bilekleri
yoruluncaya kadar kılıç sallayan" Avf bin Haris radıyallahü anh Ebu Cehil
tarafından şehid edilmişti. Henüz onaltı yaşında olduğu için sefere kabul
edilmeyen; bunun üzerine Peygamberimiz'den yalvararak izin alan Umeyr bin Ebi Vakkas da
genç bir kartal gibi kanının son damlasına kadar vuruşmuş ve nihayet Amr bin Abdi
Ved tarafından şehid edilmişdi, radıyallahü anh.
......
Meşhur Kureyş reislerinden Tuayme, Safvan
bin Beyza radıyallahü anh'ı şehid etti; fakat Safvan hazretlerinin kanı yerde
kalmadı. Hazreti Hamza radıyallahü anh da mübarek kılıcı ile kâfirin işini
bitirdi. Ebu Cehil'in kardeşi Âs bin Hişam'ı ise Hazreti Ömer ile Yezid bin Abdullah
hazretleri katlettiler. Kureyşin en mühim reislerinden bir de Ümeyye bin Halef vardı.
Hazreti Bilâl'in efendisi yaşlı ve şişman adam. Bilâl radıyallahü anh'ı Allah'a
ve Resulüne imandan vazgeçirmek için tandır üzerindeki sac gibi yakıcı kumlar
üzerine yatırıp ağır kaya parçalarını göğsüne koyan; ağzında tükrüğün
zerresi bile kalmadığı halde bir damla su vermeyen; boynuna ip takıp çocukların
eline verdikten sonra Mekke sokaklarında seyirlik bir mahluk olarak gezdiren ve
"ehad / Allah bir" dedikçe işkenceyi arttıran taş kalbli zalim... Bu zalim,
yaşlılık ve şişmanlığını korkaklığına maske yapmak istemiş ve fakat Ebu Cehil
şirretinin ağır tahrikleri yüzünden istemeye istemeye harbe dahil olmuştu... Yüce
Allah, O'nu harbe dahil etmişti; çünkü başına gelecekler vardı. Bu adam ve oğlu
Ali, harbin sonuna kadar dayandılar...ama ümidleri kalmayınca can tasası ile her ikisi
de eskiden dostları olan Abdurrahman bin Avf radıyallahü anh'a iltica ettiler...
...fakat tam o sırada Bilâl-i Habeşî
radıyallahü anh'ın gözüne çarptılar. Peygamber müezzini o güzel sesi ile
bağırdı:
- Ey Allah askerleri! İşte kefere ve
fecerenin reisi Ümeyye bin Halef burada! İslâmın şeref ve izzeti için onu
öldürünüz!!..
Muaz bin Harisle ensardan bazıları
yetişip kılıçları ile bu islâm düşmanını ortadan kaldırdılar. Oğlu Ali'yi ise
büyük ve çilekeş mümin Ammar bin Yasir katletti. Ali, o ân kulakları sağır eden
korkunç bir çığlık kopardı. Ki işitenler birân dona kaldılar.
Savaş devam ediyor; fakat küfür ordusu
ölü ve esir verdikçe yeisten kahroluyordu...
O meydan okuyan; Mekkeli muhacirleri âsi
sayan; Medineli ensarı basit çiftçiler diye hor görenler, arkası arkasına
anlı-şanlı arkadaşlarını kaybedince kara ruhlarında korku fırtınaları savrulmaya
başladı. Bir kaç saat öncesine kadar kendilerinde kıyas kabul etmez üstünlükte
görenler, şimdi 'nasıl yapar da ağır bir hezimet'ten kurtuluruz' diye
düşünüyorlardı...halbuki şu meydana ne hayaller ve ne şekilde gelmişlerdi?
Hesaplarına göre müslümanların önde gelenleri cezalandırılacak; diğerleri de
elleri arkalarına bağlanarak süre süre esir pazarına götürülecekti...müşrikler
ise hiç kimsenin burnu bile kanamadan geri döneceklerdi... Ebu Cehil, bu kahredici
hesaplaşmayla kendi kendisini yiyip bitirirken asıl, müminler, O'nun işini bitirmek
için fırsat kolluyorlardı. Bu meydanda her kâfiri devirmek her mümin için dünya
durdukça devam edecek bir ulu şerefti ama; şereflerin en büyüğü küfrün lideri Ebu
Cehil'i öldürmekti. Fakat bazı ensar O'nu tanımıyordu.
......
Bu sebeple Bedr'e yedi civanını birden
gönderen o yiğit ana Afra Hatun'un çocukları Muaz bin Haris'le Muavvez bin Haris bu
ölüm kalım anında Abdurrahman bin Avf'a yaklaştılar:
- Amca! Ebu Cehil'i tanıyor musun?
- Niçin sordunuz?
- O'nunla görülecek hesabımız var.
Abdurrahman bin Avf radıyallahü anh
güldü:
- Her müslümanın o'nunla görülecek
hesabı var.
- Doğru ama bizim Rabbimize verilmiş
sözümüz var. Ya onu katledecek veya bu uğurda öleceğiz.
- Bakın ta şu ileride kalabalığın
etrafını çevirdiği at üstündeki yetmişlik kara kuru adam.
İki genç gösterilen hedefe doğru hızla
atıldılar... Hazreti Abdurrahman çok duygulandı:
- Allahım henüz hayatlarının baharında
olan bu gençleri umduklarına nail eyle.
İki kardeş kalabalığın ortasına
daldı. Kılıçlar, inip kalkıyor; çarpışan çeliklerden ürpertici çınlamalar
yükseliyor; bunlara insanların "ah vuruldum" feryatları ile at kişnemeleri
katılıyordu. Onlar Ebu Cehil'e vurdukça muhafızlar ve Ebu Cehil de genç müminleri
öldürmeye çalışıyorlardı. Mel'un kâfire bir iki darbe de Muaz bin Amr indirdi.
Zalim, öldürücü yara almıştı. Ancak, Ebu Cehl'in oğlu İkrime Muaz bin Haris'i
kolundan ağır şekilde yaraladı. Aynı anda Ebu Cehil de Muavvez'i şehid etti. Muaz
hazretleri, kardeşinin şahadetine aldırış etmeden dehşetli mücadelesine devam
ediyordu. Ve sonunda etrafındaki koruyuculara rağmen Ebu Cehil'e son darbeyi vurarak
çığlıklarla yere yuvarladı...
......
......
...düşman hattı, bütün cephelerde
çöktü ve panik ve kargaşa ile ric'at/geri çekilme başladı. İslam saflarının
hilâl şeklindeki iki ucu kapanarak düşmanın bir kısmını esir aldılarsa da
çoğunluk ne ağırlıkları varsa arkada bırakarak sür'atle Bedr'i terkediyorlardı...
Mücahidler, başta Resulullah olmak üzere düşmanı bir müddet takip ettiler. Hatta
Sevgili Peygamberimiz, atını Hazreti Ali'ye verdi; büyük kahraman, bozulmuş orduyu
bir müfreze ile takip etti ama düşman, düğüne gider gibi geldiği Bedr'i şimdi
kahredici bir ruh hali ile kaçarak terkediyordu. Hazreti Ali ve yanındakiler arkalarına
bile bakmadan uzaklaşan küfür ordusunu biraz daha takip ettilerse de toz duman içinde
Mekke'ye doğru ufukta eriyip kaybolan müşrikleri takipten vazgeçerek geri
döndüler...
...kaçan düşmanın harp sahasından
tamamen atılması ile nihai zafer kazanılmış ve islâm sancağı, kıyamete kadar bir
daha inmemek üzere yükselmişti.
......
......
......
Alabildiğine bir düzlük ve çöl. Uzakta
sıra dağlar. Masmavi bir gök; güneş tam tepede. Yerde telef olmuş veya yaralı at ve
develer, ve kara suratlı kâfir ölüleri...yalvararak inleyen, hayatlarının
bağışlanmasını isteyen, "su, bir damla su" diye sayıklayan kâfir
yaralıları ...beride hasretinde olduğu rütbeye kavuşmanın tarifsiz huzurunu yaşayan
nur ve gül yüzlü şehidlerimiz. O bilmediğimiz hayatta bilmediğimiz nimetlere
kavuşmuş bu mes'ud şehidlerin yüzlerinde derin bahtiyarlık tebessümleri...sarı
çöl; kanlar içinde şehid ve ölüler ve kanlarda şavkıyan güneş hüzmeleri.
Derinlerde dâvullarla zafer gümbürtüleri. Meleklerin öldürdüğü ölüler boyun ve
eklemlerindeki siyahlıklardan hemen tanınıyorlar.
......
Eshabı Kiram ile müşrikleri takipten
karargâha dönen Sevgili Peygamberimiz, süal buyurdular:
- Ebu Cehil'den bir haber var mı? Ölü
mü, yaralı mı, kaçtı mı?
Muaz radıyallahü anh:
- Ebu Cehili merhum kardeşim Muavvaz ile
birlikte öldürdük ya Resulallah...
Hazreti Ömer, hayret etti:
- Bir yanlışlık olmasın! Biz Ali bin
Ebi Talib ile O'nu öldürmüştük.
Hazreti Muaz:
- Hayır Hayır! Hatta O'nu katlederken
Muavvez'i de kaybettik.
Ensar'dan Abdullah ibni Mes'ud, söz aldı:
- Ya Resulallah müsaade ederseniz meydanı
bir gezeyim, ölü veya yaralı olup olmadığını şimdi öğreniriz.
Efendimiz izin verdiler.
İşte, biraz evvel insan, deve, at, ok,
gürz, kalkan ve kılıç seslerinin birbirine karıştığı meydan...O velvelenin, o
gulgulenin yerini şimdi derin bir sessizlik almıştı. Abdullah ibni Mes'ud, çöle
serilmiş ölü ve yaralıları tek tek yokladıktan sonra aradığı şahsı buldu. Evet;
Ebu Cehil Amr bin Hişam; Kureyş kabilesinin bu mühim siması, müşriklerin lideri
işte âciz bir şekilde can çekişiyordu. Aziz sahabi, bir ayağı ile islâmın
amansız düşmanı baş kâfirin göğsüne bastı ve eliyle sakalından tutarak sarstı:
- Heyy! Sen Ebu Cehil değil misin?
- Evet; ben Ebu Cehilim. Ama sen o yüksek
yerde ne arıyorsun ey koyun çobanı! Unutma ki çıktığın yer yalçın bir dağdan
daha sarptır.
- Ey mel'un! Cehennemi boylamak üzeresin
ama hâlâ kibir nutukları atıyorsun.
- Keşke o göğse Yesribli bir köylü
değil de bir Mekke'li çıksaydı.
- Hâlâ mı büyüklenme?
- Zafer hangi tarafta?
- Elhamdülillah ki müslümanların.
- Yaa! Demek öyle!... Git Muhammed'e deki:
Bugüne kadar O'na düşmandım. Şimdi düşmanlığım bir kat daha arttı!
Abdullah ibni Mes'ud'un cevabı, ayağı
altında zelil ve hakir bir şekilde acılar çeken korkunç kâfirin yüzüne kırbaç
gibi indi:
- Alçak! Kafanı keseceğim senin! Hem de
yıllarca belinde gururla taşıdığın şu kendi kılıcınla keseceğim!
- Bari omuzuma yakın yerden kes ki başım
heybetli görünsün.
- Zebaniler heybet neymiş şimdi
gösterirler sana kibir putu! Al bakalım!!!!
Mübarek sahabi, bir hamlede Ebu Cehil'in
kafasını gövdesinden ayırdı. Murdar vücut, kafası koparılan bir horoz gibi bir-iki
çırpınıp debelendikten sonra kaskatı kesildi. Yıllarca Allah Resulü ile eshabına
olmadık eziyetler çektiren koca zalim, dünyadan yıkılıp gitmişti. Hem de ne
ibretle! Kendini beğenmiş ve mağrur Ebu Cehil, ayağa kalktığında ancak oturan bir
babayiğidin yüksekliği kadar boyu olan Abdullah ibni Mes'ud'un ayağı altında
şerefsiz bir şekilde ve kendi kılıcı ile ...
Aziz sahabi, Ebu Cehl'in zırhını,
kılıcını ve bir ipe takarak sürüte sürüte getirdiği kafasını İki Cihan
Sultanının mübarek ayakları dibine bıraktı...kafa kan, toz topraktan tanınmaz
haldeydi.
- Ya Resulallah! İşte Allah düşmanı
Ebu Cehlin başı!..
- La ilahe illallah! Ey Abdullah ibni
Mes'ud! Bunun Amr bin Hişam'ın başı olduğuna dair kendisinden gayrı ilâh olmayan
Allah'a yemin eder misin!..
- Evet ya Resulallah! Kendisinden gayrı
ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki mübarek ayaklarınız dibindeki bu baş Ebu Cehil'e
aittir.
Sevgili Peygamberimiz azgın bir şakînin
islâm yolundan çekilmiş olmasından dolayı memnun oldular; iki rek'at şükür namazı
kıldıktan sonra sonsuz hamdlere layık olana yöneldiler:
- Allah'a hamd-ü senalar olsun ki kuluna
yardım etti; dinini üstün kıldı, buyurdu ve devam etti, Allahım vaadini yerine
getirdin; hakkımdaki nimetini tamamla...
...ve İbni Mes'ud ve bir kısım eshabla
beraber Ebu Cehlin cesedinin bulunduğu yere gittiler.
Amansız islam düşmanının ölüsü
üzerine gelince:
- Ebu Cehil, bu ümmetin fir'avnı idi,
dediler ve seslendiler:
- Ey Allah düşmanı! Allah'a hamdolsun ki
seni zelil ve hakir etti.
......
......
Böylece savaş, öğlen sıralarında
müslümanların mutlak zaferi ile noktalanmıştı.
Efendimiz tekrar karargâha döndüler ve
şehidlerin, ölülerin, yaralıların, esirlerin ve ganimet mallarının tesbitini
emrettiler.
Cebrail aleyhisselâm ve diğer melekler
izin isteyerek gittiler.
......
......
Müslümanlar, Bedr meydanında büyük
islâm davası uğruna ondört şehid vermişlerdi. Bu ondört kişinin altısı
muhacirinden sekizi ensardan idi...
Şehid muhacirler:
Mihca, Ubeyde bin Haris, Züşşimaleyn bin
Abdi Amr, Akıl bin Bükeyr, Safvan bin Beyza ve onaltı yaşındaki gencecik Umeyr bin
Ebi Vakkas.
Şehid Ensar:
Hârise bin Süraka, Sa'd bin Hayseme,
Mübeşşir bin Abdülmünzir, Umeyr bin Hümam, Rafi bin Mualla ve analar anası Afra
hatun radıyallahü anha'nın goncaları Yezîd bin Haris, Avf bin Haris, Muavvez bin
Haris.
...aziz şehidler al kanlı elbiseleri ile
yan yana dizilmişlerdi. Yüzlerine sanki pembecik pembecik cennet gülleri yansıyordu;
ferah, aydınlık, huzurlu rahmetullahi aleyhim ecmain.
Kâinatın Sultanı, mübarek şehidlerin
önünde durdular. Sahabiler de arkada safa geçtiler. Az evvel omuz omuza savaştıkları
arkadaşlarının şimdi cenaze namazını kılıyorlar. Efendimiz tekbirler getiriyor;
cemaat tekrarlıyor...
Namazdan sonra yan yana ondört cennet
bahçesi açıldı ve aziz naaşlar toprağa emanet edildiler... Onlar ne bahtiyar
insanlar ki islâmiyet uğruna en kıymetli varlıklarını; canlarını verdiler. Cenaze
namazlarını Allahın Resulü ve Allahın yeryüzündeki arslanları kıldılar... Onlar
ne seçilmiş insanlar ki vasıfları Bakara suresi yüzelli dördüncü ayeti ile
anlatıldı: Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyiniz. Hayır, diridirler.
Fakat siz farkında olmazsınız...
......
Tabiatiyle bir çok da yaralı mücahid
mevcuttu. Meselâ Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh. Hayli yarası vardı; ama en derini
boynundakiydi. Bu yaraya parmak rahatlıkla girebiliyordu.
......
......
Ensar'dan Harise bin Süraka'nın Bedr'de
genç yaşta hayatını kaybettiği haberi Medineye annesi Rubeyde Hatun'a gelince yiğit
ananın tavrı merak mevzuu oldu. Acaba ölüm haberi, cahiliyet döneminde olduğu gibi
O'na saç baş yoldurup hüngür hüngür göz yaşı döktürecek miydi? Soylu ana dedi
ki:
- Benden cahiliyet zamanının
alışkanlıklarını beklemeyin. Şimdi evlat kaybetmenin acısını kalbime gömüyorum.
Resulullahın avdetini bekleyeceğim. Şayet Harise şehid olarak cennetlik olmuşsa
elbetteki gözümden tek damla yaş sızmayacak; şükür secdesine varacağım. Ama
ruhunu imansız olarak teslim etmişse; bu gözlerin şu dünyayı görmesine artık
lüzum kalmaz. O zaman kanlı göz yaşları ile ağlayacağım.
......
......
İman ordusunun ondört kaybına
karşılık, küfür ordusu yirmidördü Kureyş reislerinden olmak üzere yetmiş ölü
ve ayrıca yetmiş de esir vermişlerdi. Müslümanların eline geçen ganimet ise
yüzelli deve, otuz at, çok miktarda kırmızı kadife, kılıç, ok, mızrak, yay, gürz
gibi savaş aletleri, ev eşyası, elbise ve benzeri şeylerdi.. Ganimet Emirliğine
Abdullah bin Ka'b tayin edildi. Yetmiş müşrikten onaltısını Ali rahmetullahi teâlâ
aleyh hazretleri, öldürdü. Beş kişinin de öldürülmesinde diğer eshaba yardım
etti. Beş kişiyi Hazreti Hamza radıyallahü teâlâ anh öldürdü. Dört müşriki de
Ammar bin Yasir rahmetullahi teala aleyh katletti. Ammar bin Yasir anne ve babası ile ilk
imana gelenlerden. Bu sebeple küfrün ilk azgın dalgaları bunlara; ilklere çarptı...
Çok işkence gördüler. Annesi Sümeyye Hatun işkence altında iken "İslamdan
dön!" baskılarına "hayır!" dediği için Ebu Cehil tarafından süngü
ile vurularak hunharca şehid edilmişti..ilk şehidimiz bir anne; evlâdlar, annelerden
çoğalır. Sanki Sümeyye radıyallahü anha sonraki şehidlere manevi anne oldu da
asırlar boyu çoğaldılar; çoğalacaklar.
......
Hazreti Ebu Bekr'in oğlu Abdurrahman ise
kılıçtan kurtulmuştu. Şimdi kılıçtan; günü gelince de eshabdan olarak
cehennemden...
......
Büyük kumandan Sevgili Peygamberimiz
Kureyş reislerinden yirmidört ölünün Kalib denilen taşla örülü kör kuyulardan
birine atılmasını emrettiler. Sürüterek çeke çeke kuyuya ilk atılan koca gövdeli
Utbe bin Rebia oldu. Efendimiz, Ebu Huzeyfe'nin yüzüne baktılar. Babasının berbat
akıbeti O'nu sarartmıştı. Halbuki Ebu Huzeyfe, O'nun hep imana geleceğini bekliyordu.
Müşrikler, bir bir kuyuya dolduruldular. Umeyye bin Halefse zırhının içinde
şişmişti. Zırhtan çıkartılmaya çalışılınca etleri dağılmaya başladı. Bu
sebeple o'nu olduğu yerde bırakarak üstüne taş-toprak yığıldı.
...İslâmiyeti yok etmek için
saldıranların kendileri yokolmuştu... Sevgili Peygamberimizle Hazreti Ebu Bekr, koca
kâfirler, kuyuya atılırken savaş alanını geziyorlardı. Peygamberimiz, sürekli hamd
ediyorlar: "Allah'a hamdolsun ki bana olan vaadini yerine getirdi"..
......
......
Harp artığı müşrikler, Mekke'ye
vardıklarında Sürakayı az kalsın parçalayacaklardı:
- Ya Süraka başımıza gelenler hep senin
yüzünden!
- Ne! Benim yüzümden mi? Ben ne
yapmışım ki!
- Daha ne yapacaksın? Eğer savaş
meydanından kaçmasaydın Mekke ordusu bozguna uğramayacaktı.
- Kim? Ben mi?
Kalabalık Sürakayı bunaltıyordu.
- Elbette sen!
- Emin olun ki ben Bedr'e gelmedim. Hatta
sizin gittiğinizi bile nice zaman sonra işittim.
Süraka şeklinde görünenin iblis;
diğerlerinin de şaytanlar olduğunu nasıl bilebilsinlerdi?
......
..... |