SEVGİLİ PEYGAMBERİM CİLT 8  (Devamı)

iki sakayı getiren eshab, onları sorgulamaya başladılar. O sırada Sevgili Peygamberimiz, namaz kılmakta idiler...

Namazı eda edince Efendimiz, bizzat sual sormaya başladılar:


-Kureyş ordusu şu ân nerede?

-Şu kum tepesinin ilerisinde..

-Sayıları ne kadar.

-Çok.

-Kaç kişi?

-Tam bilmiyoruz.

-Günde kaç deve kesiyorlar?

-Birgün dokuz; bir gün on.

Peygamberimiz, arkadaşlarına döndüler:

-Demekki dokuzyüz elli ila bin kişi arasındalar.

Allah'ın Resulü sormaya devam ediyorlar.

-Ordunuzda Kureyş eşrafından kimler var?

-Ebu Cehil bin Hişam, Utbe bin Rebia, Şeybe bin Rebia, Ebül Bühteri bin Hişam, Hakim bin Hizam, Nevfel bin Huveylid, Haris bin Amir, Tuayme bin Adiy, Nadr bin Haris, Zem'a bin Esved, Umeyye bin Halef, Nûbeyh bin Haccac, Münebbih bin Haccac, Süheyl bin Amr, Amr bin Abdi Ved....

Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, sayılanları dinledikten sonra eshabı kirama dediler ki:

-İşte Mekke ciğerparelerini size feda etti.

Sorguya devam ediyorlar:

-Gelirken Kureyş'ten geri dönen oldu mu?

-Ahnes bin Ebi Şerik.

-Ahnes, hidayete ermemişken Zühreoğullarına doğru yolu göstermiş. Başka?

-Adiy bin Kâboğulları da Medine'ye geri gittiler.

.....

.....

Bir kısım sucularını esir vermek kâfir ordusunu harekete geçirdi. Temkinli bir şekilde Bedr'e doğru ilerlemeye başladılar.

Müşrik Ordusunun yaklaşmakta olduğu haber alınınca İslâm Ordusu araziye hâkim olmak için Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece yatsı vakti Bedr'e girdi.

.....

Ancak, eldeki kaynaklar kâfi gelmiyor; Müslümanlar, su sıkıntısı çekiyorlar. Hatta bazan abdest suyu bile zahmetle bulunuyordu. Şeytan, müminlerin Peygamberlerine olan sadakatlerini bozmak için vesvese vermeye başladı...fakat o yüksek ve parlak imân sahipleri, Allah'ın yardımı ile kalplerine gelen bu telkinleri yendiler

O gece erkenden eshabı kiramı tatlı bir uyku bastırdı.. Derin ve deliksiz bir uykuya daldılar. Sellerin dereleri doldurduğu şiddetli bir yağmur başladı.

Sevgili Peygamberimiz, o sabah namazdan sonra gün ışığının ışıl ışıl aydınlandığında bu ışıltıdan daha aydınlık bir yüz ve daha ışıltılı tebessümlerle mubarek eshabına sordular:

-Yerimiz iyi mi? Bu menzilde mi karar kılalım yoksa karargahımızı başka yere mi nakledelim?

Sabah açan güneş ve çıkan sıcakla kısa zamanda toprak sertleşmiş; çölde hareket zorluğu kalmamış; bütün kırbaların doldurulması ile su sıkıntısı sona ermişti.

Habbab ibni Münzir söz aldı:

Otuzüç yaşında; Peygamberine canı gönülden muti; kalbi O'nun sevgisi ile nurlu otuzüç yaşındaki bu eşsiz sahabi, bütün edebi ile soruyor:

-Ya Resulallah burada yerleşmek şahsi fikriniz midir? Yoksa vahiy mi geldi?

-Şahsi fikrim..

-O halde şunu arz ve teklif ediyorum. Son kuyuya kadar çekilelim. O kuyunun suyu bol ve tatlıdır. Bunun önünde bir havuz açarak suyu havuza bağlayalım. Harb esnasında susadıkça havuzdan istifade ederiz... diğerlerini taş ve toprakla doldurarak kör kuyu haline getirelim; düşman bunlardan istifade edemesin....ayrıca dediğim yer vadiye de hakim bir noktadadır... Ama doğrusunu yine de Allah'ın Resulü bilir....

Biraz sonra Cebrail aleyhisselam, Habbab bin Münzir'in teklifinin yerinde olduğuna dair vahiy getirdi...Vadinin Medine yakasındaki son kuyunun önünde karargâh kuruldu.

Resulullah kuyuların körleştirilmesi işini Hazreti Ali'ye verdiler...

......

Sa'd bin Muaz radıyallahü anh, âlemlerin Sultanını güneşin yakıcılığından korumak istedi:

-Ey Allah'ın Resulü şayet müsaade buyurursanız hurma dallarından size bir çadır yapalım. Çadırın yanına bir de binek hazırlar ve ondan sonra biz aşağıda düşmanla çarpışmaya başlarız. Eğer galip gelirsek ne âla; fakat yenilmeye yüz tutarsak lütfen siz buradan uzaklaşarak Medine'ye dönünüz. Çünkü bütün insanlığa lâzım olan sizsiniz. Biz sizi ne kadar seviyorsak Medine'de kalıp da gelmemiş olanlar da en az bizim kadar seviyorlar. Ancak onlar da bizim gibi bir harbe gidildiğini bilmiyorlardı. Bundan haberleri olsaydı tereddütsüzce aramıza katılırlardı. Bu sebeple Allah, muhafaza buyursun arzu edilmeyen bir gidişat başlarsa hatırınıza hiç bir şey gelmeden Medine'ye gidebilirsiniz.

Sevgili Peygamberimiz, bu ince ve hassas fikir ve duygularından dolayı Sa'd Hazretlerine dua buyurdular...kısa zamanda bir çadır yapıldı.

 

Peygamberimizle Hazreti Ebu Bekir çadıra girerken Sa'd bin Muaz da kılıcını sıyırarak kapıda nöbet tutmaya başladı.

.....

.....

Dili damağa yapıştıran susuzluktan sonra yağan yağmur, Bedr'in mü'min cephesinde ne kadar latif bir iklim meydana getirmişse; Allah düşmanlarının olduğu tarafta da aksi olmuştu...her taraf çamura bulanmış halde...ancak kibirli Kureyş ordusu, henüz öc alma hırsından sadece zevk ve eğlenceyi görüyor, çamura aldırdıkları yok...tefler çalmakta ve azadlı cariyeler, güzel sesleri ile nefsleri kamçılamaktalar.

.....

Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sallem, yatsı namazını mütakiben vitr namazını eda ettiler ve namazdan sonra islâm düşmanlarının azılılarını isim isim saymaya başladılar:

 

-Allahım! Ebû Cehil'in elimizden kaçıp kurtulmasına fırsat verme!

 

-Allahım! Zem'a bin Esved'in elimizden kaçıp kurtulmasına fırsat verme!

 

-Allahım! Zem'a'nın acısıyla Esved'in gözlerinden yakıcı göz yaşları döktür; gözleri görmez olsun.

 

-Allahım! Süheyl'in elimizden kaçıp kurtulmasına fırsat verme!..

 

...islâm düşmanları mü'minleri ok veya kılıçlarından önce Resulullah'ın dua okları ile vuruluyordu.

.....

Savaş gününden bir önceki gece Efendimiz, içlerinde Hazreti Ömer radıyallahü anh'ın da olduğu bir gurup eshabla savaş alanını gezdiler ve hangi müşrikin nerede vurulup yere yıkılacağını o yere mubarek elini koyarak bir bir gösterdiler:

 

-İşte Utbe bin Rebia'nın vurulup düşeceği yer,

-işte Zem'a bin Esved'in vurulup düşeceği yer,

-İşte Âs bin Münebbih'in vurulup düşeceği yer...

.....

.....

Sevgili Peygamberimiz gecenin geç saatlerinde Ammar bin Yasir'le İbni Mes'ud'u düşman karargâhına kadar gizlice sokularak son vaziyetleri hakkında bilgi getirmeleri için gönderdiler.

...aldıkları vazifeyi başarıyla İfa eden iki yiğit sahabinin düşmanın ruh haline dair getirdiği malumat çok kıymetliydi:

-Ey Allah'ın Resulü. Rabbimizin yardımı ve dualarınızın bereketi ile düşman karargâhının gayet yakınına kadar sokulduk...Endişeliler. Atlarının kişnemesinden bile korkuyorlar.

Haber, müminleri sevindirdi.

Ertesi sabah, iz takipçisi Nübeyh bin Haccac durumu farketti:

-Heyy Kureyş! Bakın Muhammediler buraya kadar gelmiş de biz hiç bir şey farketmemişiz!..

-Ne diyorsun sen ya Nübeyh! Böyle bir şey mümkün mü?

-Ben demiyorum! İşte izler ayaklarımızın önünde.. Bu Sümeyye'nin oğlu Ammar'ın ayak izi; bu da İbni Mes'ud'unki.

-Hayret!...

-Neyse telaşlanmayın. Anlaşılan o ki Muhammed bizimkilerin de Yesriblilerin de aklı kıt olanları ile gelmiş. Bana kalırsa cenk başlayınca sadece Yesriblileri öldürün. Bizim gençleri esir edip Mekke'ye götürdüğümüzde artık hatalarını anlamış olurlar.

.....

Yaradılmışların en üstünü Sevgili Peygamberimiz, o Cuma gecesi hiç uyumayarak çadırlarında sabaha kadar dua ettiler.

Dışarıda çisil çisil hafif bir rahmet yağarken büyük Peygamber başı secdede olduğu halde yalvarıyorlar:

-Allahım! Şayet bu cemaat düşman elinde helak olursa; bundan sonra yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacaktır...

Âşık, maşukuna tekrar, tekrar aynı dualarla yalvarıyor. Sevgilisi Rabbinden zafer istiyor. Mü'minler bu harbi muhakkak kazanmak mecburiyetindeler. Eğer yenilirlerse Medine düşecek; kâfirler, müminlere karşı kanlı bir imha harekâtına girişeceklerdir... Bu yüzden Peygamberimizin gözüne uyku girmiyor...

Bu sırada mücahidlerin bazısı ağaç diplerinde bazısı kalkanlarının altında yağmurdan korunmaya çalışırken yarı uyur vaziyette sakin bir gece geçiriyorlar.

Fırtına öncesi sessizlik.

Namaz vakti girince Kâinatın Efendisi çadırdan çıkarak mubarek arkadaşlarına seslendiler:

-Ey Allahın kulları! Haydi namaza...

Sabah serinliği ve yağmur sonrası güzelliği...

Uzayıp giden incecik kum üzerinde önde diz çökmüş insanlığın En Hayırlısı, arkada yine iki dizleri üstünde arkadaşları...

Peygamber Müezzini Bilâl-i Habeş radıyallahü anh, ezanı Muhammedi okuyor...öyle bir okuyuş ki ruhlar biraz daha arınmakta; imanlar bir kat daha güçlenmekte. Billur ses, yankı yankı bütün vadiyi dolduruyor.

Huşu ile dinlenen ezan bitti.

Şimdi Peygamberler Peygamberi imam Eshab-ı Bedr, cemaaat...bir kaç kişi nöbetçi... Resulullahın yüksek bir belagatla okuduğu fatiha-ı şerif ve zammı sureler, dupduru tabiatta dörtbir yana yayılıyor.

Okunan o muazzam ezan, o muhteşem Kur'an, Harb meydanında kılınan namaz, Peygamberlerinin kumandan olarak başlarında olma güzelliği ile mücahidler, çelik iradelere sahipler.

.....

Medine'de kalan, çeşitli vazifelerle veya hastalandığı için yoldan geri çevrilen sekiz izinli sahabi dışında Bedir Mücahidleri'nin sayısı üçyüzbeş... Böylece izinlilerle birlikte toplam Eshab-ı Bedr üçyüz onüç kişi...

Bu rakkamın da yaklaşık sayı ile üçte ikisi Ensar'dan; üçte biri Muhacirîn'den. Ensarın da üçte ikisi Hazreç kabilesinden; üçte biri Evs'den.

Sevgili Peygamberimiz, düşman, henüz ufukta görünmeden orduyu nizama koymayı ve iyi bir mevki tutmayı kararlaştırdılar. Bu maksatla askerinin yüzü batıya bakacak şekilde safa girilmesini emrettiler.

Böylece hücum ânında şiddetli güneş düşman ordusunun gözünü alacak ve müslümanlar da bundan faydalanacaktı...eşsiz kumandan, bu kadar ince noktaları bile savaş şartları içinde tutarak değerlendiriyor.

...kıyamete kadar gelecek bütün zamanların en üstün insanları, saf saf dizili.

Yüksek ve eşsiz kumandan karşılarında sessizce dualar okuyarak ahenkli adımlarla aşağı-yukarı gidip geliyorlar.

...Sevgili Peygamberimiz'in elinde bir ince uzun âsâ var. Bununla "sen ileri çık, sen az geriye dur" gibi talimatlar veriyorlar... Efendimiz, böylece safları düzeltirken ileri çıkmış olan Saved bin Gaziyye'ye:

-Ya Saved geri çık!

Buyurarak âsâ ile karnına dokundular...

...ancak o ân beklenmedik bir şey oldu; Hazreti Saved feryad etti:

-Ah! Canımı acıttın ya Resulallah! Seni hak din ve kitapla gönderen Allah için kısas isterim!...

Eshab-ı Kiram aleyhimürridvan, dona kaldı...şu incecik çubuğun dokunması ile ne acı duyulur ki?! Olsa bile aynı şeyin Peygamberimize de tatbiki nasıl istenir? Bütün herkes hayretler içinde...

Peygamberimiz, mubarek karnını açarak sakin ve yumuşak bir şekilde cevap verdiler:

-Pekâlâ. Öyleyse haydi kısasını yap da helâlleşelim..

Sevad radıyallahü anh, seri bir atılışla fırlayarak İki Cihan Sultanı'nın mubarek karnına gonca gül misali yumuşacık bir öpücük kondurdu...

Bütün eshab, derin bir oh çekerken Peygamberimiz sordular:

-Ya Sevad niçin böyle yaptın?

-Ya Resulallah! Bugün belki de ömrümün son günü. Bugün belki ölecek ve sizden ayrılacağım. Böyle muhtemel bir ayrılık fikri bile içimi hasretten kavuruyor. O yüzden hareketinizi fırsat bilerek bu cür'eti gösterdim. Allah Resulü'nün tenine değen teni cehennem ateşi yakmaz. Lûtfen kusuruma bakmayınız...

Merhamet kaynağı aziz Peygamber, mubarek sahabisine dua ettiler...diğer mücahidlerin gözlerinde gıpta ışıltıları.

.....

.....

Efendimiz, emir buyurdular İslam bayrağı hâkim bir noktaya dikildi.

Sevgili Peygamberimiz, sağ kanadın kumandasını Zübeyr bin Avvam'a; sol kanadın kumandasını Mikdat bin Esvad'e verdiler. Kendileri merkeze ve bütün orduya kumanda decekler. Eba Eyyub el Ensari Halid bin Zeyd radıyallahü anh'ı kendilerine muhafız ve yaver olarak tayin ettiler.

Eshab'dan biri:

-Şu yukarı taraf daha emin bir yer oraya dursak?

Dediyse de Peygamberimiz:

-Hayır! Bayrağımı diktim; askeri harb nizamına koydum. Artık olmaz!

Buyurdular...

...Ve mücahidlere bir nutuk irad ettiler:

-Ey eshabım! Şimdi bir harbe giriyoruz. Her zaman olduğu gibi bugün de Allahın emirlerini yapınız, yasak ettiklerinden kaçınınız! Şanı yüce olan Allah, hak ve doğru olanı emreder ve hiçbir hayrı mükâfaatsız bırakmaz. Burada Allah sevgisinden gayrı bir arzu ve istek kalblerde olmamalıdır. O'nun rızası için olmayan bir işe sevab verilmez. Zahmet ve sıkıntılara sabreden iki cihanda selamete kavuşur... Çünkü Allah, sabredenlerle beraber olduğunu Kur'an-ı Kerim'de haber veriyor. Allah, sizi aşağı bir halden şerefli bir hayata yükseltti. O'nun Peygamberi Allah'ın gazabının sizin birbirinize olan öfkesinden daha büyük olduğunu hatırlatır. Bu sebeple birbirinizle ihtilafa düşerek münakaşa etmeyiniz. Böyle yaparsanız korkak olur ve içinde bulunduğunuz nimetleri kaybedersiniz. O halde Allah'ın kitabında buyurduklarına sımsıkı sarılınız. Bunu yaparsanız Rabbiniz sizden razı olur. O'nun size vadettiği zaferi düşünerek çarpışınız. Şüphesiz O'nun vâdi hak, sözü doğru ve azabı şiddetlidir. Kureyş ordusu gibi siz de gösteriş ve kendini üstün görme hatasına düşmeyiniz. Hayy ve Kayyum olan Allah'a güveniniz. O'na sığındık, O'na tutunduk, O'na dayandık. O'ndan geldik; sonunda yine O'na döneceğiz. Allah'ı çok anınız!

Sevgili Peygamberimiz, "Allah'ı çok anınız!" Buyurduklarında mücahidler, bir ağızdan dağı taşı inlettiler:

-Allahü ekber! Allahü ekber! Allahü ekber!

İşte Bedr'den itibaren bütün islâm ordularının ondört asırdır düşmana hücum ederken, bir ağızdan ard arda dalgalar halinde tâ ciğerlerinden haykırdığı mubarek kelime:

-Allah, Allah, Allah!!!

Ve efendimiz son cümleyi ifade buyurdular:

-Allah, günahlarımızı affetsin.

Müminler, Efendimiz'in nasihatlerine harfiyyen uyacaklarına ve düşman karşısında taş gibi sağlam duracaklarına dair söz verdiler...

.....

.....

Anlaşma sözü/parola bütün müslümanlar için ehad; ayrıca muhacirlerin parolası "ya beni Abdurrahman", Hazreçlilerinki "ya beni Abdullah", Evs'lilerinki "ya beni Ubeydullah" olarak kararlaştırıldı.

Sevgili Peygamberimiz, sual buyurdular:

-Ey eshabım! Düşmanla ne şekilde çarpışalım? Görüşü olan var mı?

Âsım bin Sabit radıyallahü anh, şu taktiği teklif etti:

-Ya Resulallah! Müşrikler ok menziline girdiklerinde yaylarımızla ok fırlatalım. Daha yaklaştıklarında onları taş yağmuruna tutalım. Daha da yaklaştıklarında kırılıncaya kadar mızraklarla mücadele edelim. Mızraklar kırılınca da şehid oluna kadar kılıçlarımızla dövüşelim.

Kahraman Peygamber:

-Cenk şeklimiz budur. Herkes Âsım'ın tarif ettiği şekilde muharebe edecektir.

Buyurdular.

.....

.....

Huzeyfetül Yeman ile babası Huseyl Mekke'de esirken beklenmedik bir şekilde Bedr'e çıka geldiler. Müminler merak ediyorlar:

-Buraya nasıl gelebildiniz?

-Medine'ye gideceğimize; Bedr'de islâm ordusuna iltihak etmeyeceğimize dair söz verip yemin edince bizi serbest bıraktılar..

Bunun üzerine Peygamberimiz Muhammed-ül emin dediler ki.

-Mâdemki söz verdiniz; düşman da olsa sözünüzde duracaksınız. Biz, Allah'dan yardım dileriz. Siz şimdi doğru Medine'ye dönünüz.

Şiddetle insan sıkıntısı çekilirken bile işte islâm ahlâ-kı....aşılaması ve vazgeçilmesi mümkün olmayan güzellik.

.....

.....

Bin develi suvari, yüz atlı suvari, yüzelli kadar da piyade/yaya askeri olan müşrik ordusunun tamamı tepeden tırnağa zırhlar içinde...

Atlıların üçde biri Ebu Cehil'in Mahzumoğulları kabilesine ait..

Kadınlar ve onların okuduğu şarkılarla gelip Yelyel Vadisine şımarık bir şekilde yerleşen islâm düşmanları, önce ilk hızın şevki ile şarap küplerine saldırdılarsa da; vakit ilerleyip savaşın adım adım yaklaştığını hissettiklerinde bazılarının zihni karışmaya başladı...

Ki bu sırada islâm ordusunun sayı ve mânevi gücü hakkında bilgi toplamakla vazifelendirilen Umeyr bin Vehb geldi:

-Müslümanlar bizim üçte bir kadarımız; ancak her biri kararlı bir dava adamı; her biri peşinen ölümü göze almış görünüyorlar...ölmek korkusunu yenmiş insanları mağlup etmek kolay olmasa gerek. Bugün dirilerimizi taşıyan şu develere cenk meydanından toplanacak ölülerimizin yükleneceğinden endişe ederim.

Umeyr, geleceği tahmin etme bakımından son derece isabet kaydediyordu...konuşması çok kimseyi kaygılandırdı. Bir de Ebu Üsame'tül Gişemiyi gönderdiler. O'nun da islâm kuvvetleri hakkındaki görüşünü almak istiyorlardı.

Ebu Üsame, gitti; araştırmalar yaptı ve Kureyş ordusuna geldi. Hemen etrafını çevirdiler.

-Anlat ya Üsame ne gördün?

-Ne deve yükleri ile erzak, ne sıra sıra yedek silahlar, ne kılıç işlemez zırhlar, ne göz alıcı atlar gördüm. Sayıları da bizden çok az. Olsa olsa üçte birimiz kadar. Yani bir savaşı kazanacak şartlardan mahrum görünüyorlar.

-Yaşa Ebü Üsame! Varol!.

-Bir dakika, bir dakika! Acele etmeyin de diyeceklerimi iyi dinleyin. Ne dedim?

-Ne dedin ya Üsame. Herhalde şu tasdaki şarabın yakut rengini övdün!

-...dedim ki: Müslümanlar bir savaşı kazanacak şartlardan mahrum görünüyorlar...ancak bu sadece görünüşte; zahirde.

-Ee, bâtında n'olacak...

-Kötü şeyler olacağından korkarım. O kadar rahat ve kararlı bir halleri var ki...onların huzurları, bana huzursuzluk verdi. Evet; müslümanların huzuru, bana huzursuzluk verdi.

.....

.....

İyilik ve merhamet kaynağı ekber Peygamber, kan akmasını istemiyorlardı. Bir tarafta baba; diğer tarafta evlâd, bir tarafta kardeş, diğer tarafta küçük veya büyük kardeş; dayı-yeğen, amca-yeğen gibi akrabalar karşı karşıya gelecekti. İçlerinden hidayete gelen çıkabilir.

Bu sebeple bir harb olsun istemiyorlar. Onlar yola Kureyş'in mali bakımdan daha da güçlenmesini durdurmak için çıkmışlardı. Bu yüzden karşı tarafa sulh teklif edecekler. Zira "el sulhü seyyid'ül ahkâm" Anlaşarak varılan karar, en üstün hükümdür. Vecizesi kendilerine ait...

Hazreti Ömer'i müşriklere elçi olarak gönderdiler. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin'in yolladığı haber şu:

-Bu işten vaz geçerek geri gidiniz! Sizinle çarpışmak istemiyorum...aramızda kan akmasın. Başka bir kavimle savaşmayı Kureyşle savaşmaya tercih ederim...

Ömer radıyallahü anh'ı dinleyenlerden Hakim bin Hizam, konuştu:

-Güzel teklif. Ey Kureyş! Bu teklifi kabul ediniz. O, bu teklifi bizden korktuğu için yapmıyor!

-Korkmadığını nereden biliyorsun ya Hakim?

-Bilmekten de öte; buna inanıyorum ya Eba Cehil! Casuslarımızın anlattıkları da işte ortada...

-Ne anlatmışlar ki? Ne var anlattıklarında?

-Hayallerden vaz geçelim Eba Cehil...ava giderken avlanmak da var. İnsan hayatında hesap dışı şeyler de olur. Sayılar, bazan aldatıcıdır.

-Hayır yiğit Kureyş ordusunu yenecek bir kuvvet tanımıyorum! Müslümanların feci sonunu görür gibiyim! Barış teklifinizi reddediyoruz ya Ömer!

-Kimin sonunun feci olacağı görülecek ya Eba Cehil!!.

Gaddar kâfire layık olduğu cevabı veren Hazreti Ömer, atını mahmuzlayarak sür'atle uzaklaştı..

.....

.....

Utbe ve Şeybe, aralarında fısıltı ile konuşuyorlar:

-Âtike'nin rüyası. Addas'ın dedikleri; gelen haberler...

-Evet. Pek de düğün bayram edecek günde değiliz galiba.

Ebu Cehil, onları gördü:

-Öyle kafa kafaya ne konuşuyorsunuz?

-Âtike'nin şu meşhur rüyası...

-Aldırmayın! Abdülmuttaliboğullarının erkeklerinden sonra kadınları da peygamberlik iddia etmeye başladılar... Harbden sonra onlara bunun hesabını soracağım.

-Ya aradaki akrabalıklar?

-Onlar hain! Siz, şimdi işinize bakın. Mekke'ye geri gitmek gibi bir şey aklınızdan geçmesin; hepimizi rezil edersiniz.

Ebu Cehil'in dediği Şeybe'nin aklına yatmıştı.

-Doğru ya Utbe! Eğer biz geri dönersek herkes bize sövüp sayar.

Ebu Cehil:

-Milletini rezil etmek isteyen geri dönsün.

Utbe:

-Ah muhteris Ebu Cehil! Göz göre göre Kureyş kavmini helake sürüklüyorsun. Âtike'nin bir kısmı gerçekleşmiş olan rüyası, Cüheym'in insana ürperti veren kötü rüyası, Addas'ın gözyaşları...bunlar neyin habercileri?

Ebu Cehil sinsi sinsi güldü. "Hırsı piri" sahibi yetmişlik ihtiyar, mezarından az evvel fırlamış bir firavun kadar çirkindi:

-Zaferimizin!

.....

.....

.

Kureyş, Cuhfe'ye yeni geldiklerinde zaman, Cüheym bin Salt, uyku ile uyanıklık arasında bir rüya görmüş:
 

At sırtında duran bir adam; bir devenin yularından tutuyor. Kim olduğu belli olmayan adam, az sonra "şu şu şu isimli kimseler yapılacak Bedr cenginde katledilecekler" diyor ve yularından tuttuğu devenin göğsünü bir bıçakla yarıp hayvanı serbest bırakıyor. Can havliyle kaçan deve hemen her çadırı kana buluyor...

Cuheym, uyanıp da bunu anlattığında kulaktan kulağa yayılarak ta Ebu Cehil'e kadar gelmiş.

Ebu Cehil'in cevabı yine öfke doluymuş:

-İşte Peygamberlik heveslisi biri daha! Kimin kimi öldüreceğinin belli olmasına az kaldı. O âsilerin sonu geldi sonu; siz neden bahsediyorsunuz?

İşte Utbe'nin bahsettiği rüya bu...

.....

.....

Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan Muharebeden bir önce ki gece; serin çöl iklimi...ay hemen hemen bedr halinde...ayın etrafında geniş bir hale ve gökte ışıklarını kırpıştırıp duran milyonlarca yıldız..

Bir kaç insan, bir kuytuda bu güzellikten habersiz sıkıntılar içinde konuşuyorlar. Bunlardan biri Utbe bin Rebia diğeri Hakim bin Hizam, Ebu Cehil de onları dinliyor.

-Ya Hakim bu nasıl işdir? Maksat kervansa işte Ebû Süfyan, "tehlike kalmadığına" dair haber yolladı. Nedir bu kan tutması. Yani ben öz oğluma kılıç mı çekeceğim! Ebu Huzeyfe'yi kendi ellerimle mi kanlara bulayacağım; O'nun başını kendi kılıcımla mı gövdesinden ayıracağım? Hem de müslümanları vatanlarında basıyoruz. Sen bu işlere ne diyorsun ya Eba Halid? Konuş; bir şeyler anlat.. Şu hale bak! Etrafa bir nöbetçi bile dikilmemiş. Ya biz uykudayken bir saldırı olsa!

-Evet düşünmeye, doğru karar vermeye mecburuz. Bu bir...ikincisi emniyetimiz için nöbetçi şart.

Ebu Cehil:

-Ne korkak insanlarsınız öyle! Muhammedi'ler hangi cesaretle azametli Kureyş ordusuna baskın düzenleyecek! Siz isterseniz kendi kabilelerinizden nöbetçi dikin. Ben, kabilemden kimseyi nöbete ayırmayacağım... hadi geç oldu; ben yatmaya gidiyorum.

.....

Ebu Cehil, yolda Ahnes bin Şerik'e rastladı.

-Ya Ebü'l Hakem doğru söyle. Şurada ne ikimizden gayri kimse var; ne bizi işiten..

-Lafı ağzında geveleme de ne diyeceksen çabuk de!

-Sence Muhammed doğru sözlü bir insan mı; yoksa yalan mı söylemekte...

-O doğru sözlüdür!

-E, peki öyleyse bu düşmanlık niye?

-Muhammed'in doğru sözlü olması; kendisine bizi asırlardır mensubu olduğumuz dinimizden ayırma hakkı vermez! Teamüllerimizi yıkma hakkı vermez! Bir cümle söylemekle köleleri efendilerinin seviyesine çıkarma hakkı vermez!!! Anladın mı?

Sırım gibi kupkuru adam oradan hızla uzaklaşırken hafifçe esen rüzgâr, serpuşunun omuzundaki uzantısını geriye doğru uçuşturuyor, entarisinin eteklerini bacaklarına doluyordu.

.....

.....

Müşrik kuvvetleri savaş meydanına hareket etmeden evvel Hakim bin Hizam, Utbe bin Rebia'ya geldi.

-Ya Eba Velid! Ebu Üsame'nin anlattıklarını unutamıyorum. Bir felaketten endişeliyim. Senden ricam şu: Sen Kureyş'in büyüklerindensin. Herkes sözünü dinler. Eğer iyilikle anılmak istersen şimdi diyeceğimi yap...

-Nedir o; merak ettim..

-"Amr bin Hadrami'nin müslümanlara ganimet olarak verdiği malı ben ödeyeceğim" de; bu ihtilaf burada bitsin; kardeş kardeşi öldürmesin...

-Hay hay. Ben bunu severek yaparım. Ama Ebu Cehili nasıl vazgeçireceğiz? O hararetle silahlı çatışmadan yana. İstersen git kendisini bul ve benim Amr'ın ziyanını karşılamaya hazır olduğumu haber ver, Mekke'ye dönmemiz için de ısrar et bakalım ne diyecek...

.....

Hakîm, Ebu Cehil'e gelip Utbe ile arasındaki konuşmayı hikâye etmeye başladı. Zeytinyağı ile sinirli sinirli kılıcını yağlarken, bir taraftan da Hakîm bin Hizam'ı dinleyen Ebu Cehil, Hakim'in sözü bitince Utbe bin Rebia'ya hakaretler yağdırdı:

-Utbe'nin oğlu karşı saflarda oğlu olduğu için böyle konuşuyor. Müslümanlarla alâkalı haberler gelince anlaşılan korku tâ ciğerine işlemiş...

Dedi ve Amr bin Hadrami'yi çağırtarak:

-Bak sözde dostumuz olan Utbe tam intikamımız alınacakken milleti savaştan soğutmaya çalışıyor. Çabuk sen de karşı tedbir al; orduyu harbe teşvik et; şiirler söyle, ateşli nutuklar ver.

Amr, yüksek bir yere çıkarak arab lisanın bütün imkânlarını kullanmaya başladı.

.....

.....

Ebu Cehil'in "korku, Utbe'nin tâ ciğerine işlemiş" sözü Utbe'yi çok sinirlendirdi ve O'nu korkusuz olduğunu isbat iddiasına sürükledi; veya ebedi felakete...halbu-ki "demişse demiş" diyebilseydi. Kim bilir neler olurdu.

.....

Utbe, al al yanaklarla bağırıyor..

-Ben mi korkağım, yoksa o kadınlar gibi koku sürünen mi; harbde koku sürünme hafifliğini işleyen mi korkak göreceğiz! Çabuk bana bir miğfer bulun!..

...kafası o kadar iri idi ki uygun bir miğfer bulunamadı.

.....

.....

 

Utbe bin Rebia o kızgınlıkta iken îmâ ile karşılaştı... îmâ da Hakim'in dediklerini tekrarladı:

-Dostlarının Nahle'de uğradığı zarar bedelinin üzerine al sonra bunun kavmine bölüştürürsün. Bu iş bitsin.

...ancak, bu sırada Âmr bin Hadrami, var kuvvetiyle bağıra-çağıra herkesin içinde Utbe'yi kötülüyordu..

Ebu Cehil, zevkler içinde...

Utbe bin Rebia iyice köpürdü...

Neticede Ebu Cehil ve taraftarlarının dediği oldu: Müslümanlar cezalandırılacaktı.. Gururlu Kureyş ordusu, yürüyüşe geçti...güneş mızrak mızrak yükseliyor. Sancakları Nadr bin Haris, Talha bin Ebu Talha ve Ebu Aziz bin Umeyr taşımakta...

Akankal kum tepesini aşarak Bedr tarafına ilk giren kâfir atlısı Zam'a bin Esved oldu. O'nu oğlu takip ediyor.

Düşman ordusu, zırhlar içinde...miğferleri, mızrakları, kılıçları, atlarının koşumu güneş vurdıkça yıldır yıldır yanıyor...gelenlerin tepeyi aşarak vadiye inmeleri hayli zaman sürdü.. Bin kişiye yakın bir ordunun mağrurane intikali...

.....

.....

 

Kibir ve gururla yaklaşan hasım orduyu ilk karşılayan Sevgili Peygamberimiz'in dua okları oldu, sallallahü aleyhi ve sellem:

-Allah'ım! İşte Kureyş ordusu karşıdan sökün etti. Azametli ve mağrurlar.

-Allahım! Bu düşman ordusu sana meydan okuyor; Resulünü yalanlıyor.

-Allahım! bana kitap indirdin. Sana ortak koşan düşmanlarınla harbetmeyi emrettin.

-Allahım! Sen, vaadinden dönmezsin.

-Allahım! Bu gelen orduyu mücahidlerinin eliyle mağlup ve perişan eyle.

.....

.....

Düşman, mü'minlerin karşısına gelip savaş düzenine geçti.

Kızıl develi birisi saflar arasında dolaşıp heyecanla bir şeyler diyor...

Peygamber Efendimiz, müşriklere yakın bir noktada bulunan Hazreti Hamza radıyallahü anh'ı çağırttılar.

-Ya Ali! Hamza'yı bana çağır!

-Başüstüne ya Resulallah!

.....

-Ya Hamza! Şu kızıl deve üstündeki suvari kim?

-Utbe bin Rebia ya Resulallah.

-Eğer o cemaat arasında doğruyu söyleyen biri varsa o da herhalde o şahısdır.

-Öyledir ey Allah'ın habibi.

.....

....evet Utbe son anda son gayretini sarfediyor; son şansı kullanıyor.

-Ey Kureyş kavmi! Karşımızda gözünü budaktan esirgemeyecek bir cemaat var. Onlarla çarpışmamak bizim için daha hayırlı olur. Gelin şu maceradan vaz geçelim. Beni kınamayın! Amr bin Hişam'ın iddia ettiği gibi korkak biri olmadığımı hepiniz bilirsiniz. Hata ediyoruz! Hata ediyoruz! Hata ediyoruz.

Ebu Cehil, Utbe'yi çok kötü tersledi:

-Ya Utbe! Doğru diyorum korku senin ciğerine işlemiş! Eğer şu sözleri başkası söyleseydi onu hatta dişlerimle paramparça ederdim!!! Bozguncu korkak! Geç yerine! Şimdi şu âsilerden evvel senin kopasıca kelleni uçuracağım!!!

Allah düşmanı Ebu Cehil, beyaz uzun kuyruklu atının üstünde ciyaklayan bir akbaba gibiydi. O'na öfkelenen Utbe bin Rebia kılıcının tersiyle atının ön ayaklarına şiddetli bir kılıç vurdu ve bağırdı:

Bugün kimin korkak kimin kahraman olduğu belli olacak! Madem sen çok yiğitsin in aşağı! Bak herkes atlı mı?!!

Canı acıyan hayvan kişneyerek geri basıp şaha kalktı. Bu kişneme sanki Kureyş için koparılan bir felaket çığlığı idi..

.....

Bu sırada yaşanan bir hadise ise insanlık tarihi boyunca tazeliğini koruyacak güzelliktedir:

Hakîm bin Hizam'ın da aralarında olduğu sıcaktan iyice bunalmış bir kaç kişi, müminlerin yaptığı havuza geldiler.

Düşman askerleri su içmek istiyorlar...

Birkaç sahabi havuzun yanına koştular:

-Siz ne arıyorsunuz burda!

-Su içeceğiz..

-İçemezsiniz! Kanımıza susamış insanlar, hangi yüzle bizden su ister?...

-Ağzımız kurudu? Bir yudum içelim. Bırakın.

-Hayır! Olmaz. Derhal geri gidin!.

.....

Hadiseden Efendimiz, haberdar oldular.. Haberdar olunca da bir rahmet gibi yetiştiler:

-Bırakın içsinler...

.....

.....

İşte ahlâk. Manzara o kadar açık-seçik; o kadar derslerle dolu ki eşsiz ve benzersiz bir asalet örneği.

.....

Nihayet iki hafta sonra son ân:

Hicretin ondokuzuncu ayı; ramazan-ı şerif; sıcak bir Cuma günü.

İki ordu karşı karşıya.

Bir tarafta:

Sevgili Peygamberimizin emrinde islâm'ın şan ve şerefinden sorumlu seçilmiş ve asil insanlardan; hakiki ve ve tam teslim müminlerden kurulu îmân ordusu...sayıları az, mızrakları az, kılıçları az, zırhları az, develeri az, atları az, erzakları az ama fedakârlık, cesaret ve inançta zengin insanlar...öyle insanlar ki Peygambelerinin yanında birer munis çocuk kadar sakin; ama aslında her biri bir kaplan. Bin canları olsa binini de Allah rızası, Peygamber sevgisi ve islam aşkına vermeye hazırlar.. Bu yiğitlerin gözünde ne geride kalan kız evlatlar, ne erkek evlatlar, ne onların yetişmesi, evlenmesi istikbali, ne hanımlar, ne mal ne mülk hiç bir şey yok. Onları Allah'a ve Resulüne havale etmişler. Şu harb meydanında dimdik, vakur ve heybetle sıralanmışken, kahraman Eshab-ı kiram'ın gözünde tüten bir tek hasret var; şehid olma arzusu... Onlar hâl dili ile karşısındaki düşman ordusuna diyorlar ki "siz bizim cesetlerimizi çiğnemeden islama bir zarar veremezsiniz. Biz bu pazara baş verip, baş almaya geldik." Bunu sezebilen bazı kâfirler onun için Kureyş'i geri çevirmeye uğraşıyordu. Zira aynı zamanda bir panayır olan Bedr'e Kureyş, cariyeler ve teflerle, şaraplarla gelirken; müslümanlar, tam bir kalb uyanıklığı ve abdest suları ile beslenmiş yenilmez çelik iradelerle sıralanmıştı... Allah'a tam iman, Resulüne tam itaat eden bir orduyu kim mağlup edebilir?

...diğer tarafta:

islâm düşmanlığının bir araya getirdiği ırk, şan, şeref ve kabileleri ile övünen; sayı, zırh, kılıç, at, deve üstünlükleri ile kibirlenen ve fakat aslında başlarının bile kim olduğu tam belli olmayan gözlerini intikam hırsı bürümüş küfür ordusu...

...küfür ordusu, îmân ordusundan kat kat fazla...

......

......

...küfür ordusu, kılıçlarını çekti..

Mü'minler de derhal kılıçlarını kınlarından sıyırdılar.

...devrin savaş adetine göre önce iki taraftan yiğitler ortaya çıkar; çarpışır; bunlardan ölenler ölür; yaralılar geri saflara alınır ve sonra iki ordu muharebeye başlardı.

...fakat Bedr meydanında bu kaide henüz yerine getirilmeden islâm saflarına kalleş bir ok düştü. Ok Hazreti Ömer'in azadlı kölesi Mihca bin Salih'e isabet etti. Mihca radıyallahü anh'ın ruhu cennete kanatlandı. Tâ Yemen'den gelip, Efendimize eshab olma şerefine kavuşmuş bir eski köle..

Müşriklerin Peygamberimize yanından uzaklaştırılma-sı için baskı yapmaya kalkıştıkları bir fakir..

Bu isteklere mukabil En'am sûresi elliikinci ayeti kerimesi ile himaye edilen bir mubarek...

İslâm saflarında ilk hüzün ânı.

Henüz muharebe başlamadan savaş şartlarına aykırı olarak atılan okla can veren kardeşleri yerde yatıyor.. Pembe bir kan Mihca'nın boynundan aşağı doğru sızıp durmakta... Güneşin hârelediği bu al kan, sanki islâmın zaferini tebşir ediyor..

Sevgili Peygamberimiz, mubarek cesedin başındalar. Herkes merak ediyor "acaba Resulullah ne buyuracaklar?" diye.

İşte buyurdukları:

-Mihca, islâmın ilk şehididir!..

Allahım! Ne yüksek rütbe. İnsanı kölelikten alıp şehidliğe; Peygamberlikten sonraki en yüksek mevkiye çıkaran bu güzel dine canlar feda...

Mubarek ramazan ayının onyedisi, mubarek cuma sabahı; yerde mubarek bir şehid.

...kumlardan buğu buğu sıcak yükseliyor..

Olur ki müminler Mihca'dan dolayı kendilerine hakim olamayabilirler. Bu sebeple Sevgili Peygamberimiz, kat'î kararlarını bildiriyorlar:

-Ben emir vermedikçe hiç kimse düşmana hücum etmeyecektir! Unutmayınız ki ok menziline girince ok atılacaktır. Atılan oklar boşa gitmemeli, mutlaka bir düşmanı veya bineğini vurmalısınız, sonra taş atılacaktır. Yakınınıza kadar gelip saldırıya geçtiklerinde kılıçlarınızla karşılık vereceksiniz. Allah için söylüyorum. İçinizden biriniz tayin ettiğim yerden ayrılmayıp da katledilirse O'nun yeri ebedi olarak cennettir.

.....

.....

 

Bu sırada düşmanı öfkelendiren bir şey cereyan etti. Abdullah bin Süheyl, müşrik ordusundan kaçarak islâm ordusuna katıldı...

Hazreti Abdullah, bu sırada yirmiyedi yaşındaydı.

Süheyl bin Amr'ın oğlu olan bu mubarek sahabi radıyallahü anh, kâfir zulmü sebebiyle Mekke'den Habeşistan'a göçen ikinci mü'min kafilesinde idi...bir zaman sonra geri dönünce babası O'nu hapsetti...

...tâ Bedr seferine kadar. Müslümanlara karşı yapılan bu sefer başlayınca Süheyl O'nu zındandan çıkartarak aklınca nasihatler etti, bazı dünyalıklar verdi. Ve böylece kendine göre oğlunun gönlünü almış oldu.

Artık Abdullah'ın yanlış yoldan döndüğüne inandığı için de O'nu yanında savaşa getirdi. Yüksek insan, babasına bu kanaati vermişti.

İki ordu yaklaşıp saf bağlayınca da Abdullah bin Süheyl, çıkan ilk fırsatı değerlendirerek kendini islâm saflarına; din kardeşlerinin arasına attı.

Şirk cephesi öfkelenirken müminler bayram yaptılar..

O öfke ile Ebu Cehil lanetlisi Sevgili Peygamberimize beddûalar yağdırmaya başladı:

-Bizimle akrabalık münasebetini kesen; bilmediğimiz şeyleri din diye getirerek milletimizi bölen kahrolsun!

Bu kötü dilek kime; Allah'ın habibine mi? Şüphesiz ki kem söz sahibine; bütün beddualar, kötü sözler, kötü istekler sahibine...

Bir kâfir, kendi saflarından islâm cephesine bağırıyor:

-Heyy müslümanlar! Atalarımızın asırlardır yaptığını yapalım! Önce teke tek dövüşelim! İşte er meydanı, haydi yiğitlerinizi çıkarın!..

Meydan okuyan Utbe bin Rebia idi. Kardeşi Şeybe bin Rebia ve oğlu Velid bin Utbe de o'nunla birlikte yalınkılıç ortaya atıldılar...

...daha evvel muharebeye karşı çıkan Utbe'nin bu tavrı müşrikleri şaşırttı.. Hakim bin Hizâm çıkıştı:

-Ya eba Velid! Bu ne atılganlık böyle? Hani sen Kureyş'i caydırmaya çalışıyordun! Şimdiyse meydana ilk çıkan oldun.. Hata ediyorsun.

-Hayır ya Hakim! Bizim korkak mı kahraman mı olduğumuzu herkes görsün. Bak Kureyş, daha düşünürken biz, oğlum ve kardeşimle hep beraber çarpışmak için öne çıktık.

-Haydi müslümanlar er dileriz! Yüreğine güvenen, bileğine güvenen üç yiğit yok mu içinizde!...

.....

Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, zırhını giymiş olarak Kamer suresinin kırkbeşinci ayetini okuya okuya çadırdan dışarı çıkıyorlar:

-Yakında o cemaat bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklar...

Bu ayeti kerime Mekke'de nazil olduğu zaman onu işiten Hazreti Ömer radıyallahü anh, kendi kendine şöyle düşünmüştü:

-Allah Allah! Acaba kim bir cemaati bozguna uğratacak da onlar da arkalarına bile bakamadan kaçacaklar?

Büyük Sahabi, Efendimizi zırhını giymiş olarak çadırdan ayeti okuyarak çıkarken görünce birden Mekke'yi hatırladılar ve ayetin maksadını anladılar:

"Yakında bozguna uğrayacak cemaat Kureyş müşrikleridir."

.....

İslâm saflarından bir genç öne çıktı.

Bir kartal yiğit...

İsmi.

Ebu Huzeyfe.

Utbe'nin özbe öz oğlu, Şeybe'nin yeğeni, Velid'in kardeşi...

Ebu Huzeyfe radıyallahü anh, bütün heybet ve ihtişamı ile karşıdaki üç kâfirin üstüne yürüyor..

...ama Allah'ın Resulü müsaade etmediler..

-Sen dur ya Eba Huzeyfe!..

.....

Hazreti Ebu Huzeyfe daha evvel benzeri görülmemiş bir kahramanlığı yapmış; islâm'ın şan, şeref ve devamı uğruna kardeşine, amcasına, babasına karşı kılıcını çekerek üstlerine yürümüştü.

Fakat Sevgili Peygamberimiz, müsaade etmediler; bu kadar sahabi varken Ebu Huzeyfe'den bu ağır fedâkarlığı beklememeli..

Ensar'dan Muaz bin Amr, Muavvez bin Amr ve Abdullah bin Revaha isminde üç delikanlı ortaya çıktılar...

...düşmana doğru sanki üç dağ yürüyor. Gözüpek, dimdik ve azimli..

Üç kibirli düşman sordular:

-Kimsiniz? Soyunuz-sopunuz ne?

-Ensardanız. Medineliyiz..

-Olmaz! Siz bizim asalette dengimiz değilsiniz. Biz tüccar ve soyluyuz. Basit çiftçilerle dövüşmek bizim için şerefsizlik olur!

...ticaretle uğraşan Mekkeliler ziraat yapan Medinelileri küçük görüyor. Bu sebeple bu üç kâfir onlarla çarpışmayı aşağılık bir davranış kabul ediyorlar.

Efendimize seslendiler:

-Karşımıza Abdülmuttaliboğullarından dengimiz olanları çıkar! Biz, Medinelilerle dövüşmeyiz. Amcazadelerimizi karşımızda görelim. Bakalım müslüman olalı kavgayı unutmuşlar mı?

.....

 

Peygamberimiz emrettiler, Muaz, Muavvez ve Abdullah bin Revaha geri döndüler. Resulullah bu üç bahtlı gence dua ettiler.

-Ey Haşimoğulları kalkın ve Allah'ın nurunu söndürmek için gelenlerle Allah yolunda çarpışın. Zaten Allah, Peygamberini bu maksatla göndermiştir!

Cilt6Res03.jpg (18990 bytes)

 

Diyen Sevgili Peygamberimiz yeniden emir buyurdular:

-Kalk ya Ali!

-Kalk ya Hamza!

-Kalk ya Ubeyde!

Hak ve batıl bugün birbirinden ayrılacak. Bu sebeple Bedr gazasının olduğu mubarek Cuma gününe "Yevmül furkan/Hak ve batılın ayrıldığı gün" denilmiştir

....

Hazreti Ali, Hazreti Hamza, Hazreti Ubeyde miğferlerini başlarına giyerek kılıçlarını kapıp meydana fırladılar ve kararlı adımlarla dövüşecek er isteyen üç kâfire doğru yürümeye başladılar. Üç bahadır, belli bir mesafeye gelince durdular..

Kendinden emin ve mağrur adamlar, karşıdan sesleniyorlar:

-Siz kimsiniz?

Mücahidlerin başında miğfer olduğu için tanıyamamışlardı. Bu sebeple konuşturarak kim olduklarını anlamak istiyorlar...

Kahramanlar gürül gürül erkek sesleriyle cevap verdi:

-Ben Alî bin Ebitalib!

-Ben Hamza bin Abdülmuttalib!

-Ben Ubeyde bin Haris!

...karşı taraf memnun.

-Şimdi tamam! Siz de bizim gibi şereflisiniz! Sizinle dövüşürüz!

-Hayır, dedi müslümanlar, dövüşmeyelim!

...kâfirler şaşırdı.

-Ne yapalım ya?

-Kardeş olalım!

-Siz bizimle eğleniyor musunuz?

-Hayır! Sizi islâma davet ediyoruz. Gelin, Allah'ın bir, Muhammed aleyhisselam'ın O'nun resulü olduğunu kabul edin şu elimizdeki kılıçları atıp kucaklaşalım!

-Siz âsisiniz!

-Hayır! Şerefli insanlar olduğumuzu az evvel siz itiraf ettiniz! Zaten şerefli olduğumuzu kabul etmeseydiniz bizimle dövüşmeyecektiniz. İşte o şerefli insanlar, sizi şerefli ve hak bir dine çağırıyor!...

-Korkunun ecele faydası yoktur. Korktuğunuz için yalvarıyorsunuz değil mi? Kureyş Bedr'i müslümanlara mezar yapacak! Lat ve Uzza'ya ihanetin cezasını ödeyeceksiniz!...

Bütün vazifelerini yapan mü'minler bağırdılar:

-Ey kâfirler! Ey Allah ve Peygamber düşmanları! Bir müslüman Allah'dan gayrı kimseden korkmaz! İnşallah Bedr size mezar olacaktır! Şüphesiz ki Allah bizimledir. Çünkü Peygamber bizimle! Lat, Menat, Uzza da sizinle mi? Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber!!!

Ellisekiz yaşındaki Hazreti Hamza, onsekizlik bir genç gibi yalın kılıç öne atılırken haykırdı:

-İşte geldim ya Utbe!

-Gel! Günlerdir şu ânın hasreti ile yanıyordum! Kahramanlığımı isbatlayacağım ân bu ân! Yazık oldu sana ya Hamza!

-Hamza'ya niye yazık olsun bre mel'un! Hamza ölürse şehid, kalırsa gazi olur. Ya sen ne olursun ey cehennem odunu?!!

Aynı şekilde harb meydanlarının bileği bükülmez üstün kahramanı genç Hazreti Ali yaşıtı Velid'in, seksenlik koca arslan Hazreti Ubeyde, Şeybe'nin üstüne atıldılar. Kılıçlar, havada beyaz kavisler çizip, keskin ıslıklarla kıvılcımlar fışkırtarak birbirlerine yükleniyor-du. İki tarafın cengaverleri de yaman dövüşüyorlardı..

İki cephede de askerler, çarpışmayı çıt çıkarmadan pür dikkat takip ediyorlar. Her ân bir baş uçtu uçacak. O kadar ustalıkla kılıç kullanılıyorki şaşmamak mümkün değil. Heyecan zirvede...

Sevgili Peygamberimizse aynı duayı tekrarlıyorlar:

-Allah'ım! Bana olan vaadini yerine getir. Allah'ım! Şu bir avuç mü'min de helak olursa; artık yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmaz...

İşte duanın hemen peşinden iki kelle arka arkaya uçtu. Hazreti Hamza rakibi Utbe'yi, Hazreti Ali rakibi Velid'i kısa zamanda cehenneme yolladılar. İslâm saflarında şükür haykırışı:

-Allahu ekber! Allahu ekber!..

Ancak Ubeyde bin Haris radıyallahü anh rakibi Şeybe'yi yaraladıysa da kendisi de ayak bileğinden derin bir kılıç darbesi aldı. Kırılan bacağından kemik dışarı fırlamış kanla beraber ilik de akıyor...ancak mubarek sahabi o halde bile canını dişine takmış var gücüyle kılıç sallıyor. Rakiplerini halleden Hazreti Hamza ve Hazreti Ali radıyallahü anhüm, Hazreti Ubeyde'nin vaziyetini görür görmez derhal yardımına koştular ve öldürücü hamleyi yapmak üzere olan Şeybe'nin de habis başını habis vücudundan ayırarak arkadaşlarını omuzlarına atarak mü'min saflarına doğru gelmeye başladılar.

Bu sırada Hazreti Ubeyde bin Haris, kan kaybede kaybede arkadaşının omuzunda gelirken o halde bile Ebu Tabib'in beytini söylüyordu:

"ölürüz de O'nu yine size teslim etmeyiz!"

Hazreti Ubeyde'yi Efendimiz'in huzuruna getirdiler. Aziz sahabi arzusunu dile getiriyor:

-Ya Resulallah! Bu sebeple ölürsem şehid olur muyum?

-Evet! Sen şehidsin ya Ubeyde!... Şehidlerin evveli...

Hakikaten islâm ordusu Bedr'den sonra Mekke'ye dönerken Ubeyde radıyallahü anh, Safra denilen yerde ruhunu rabbine teslim etti...

......

......

Bir ânda üç savaşçısını kaybeden mağrur Kureyş ordusu neye uğradığını anlayamadı... Şaşkınlık içindeler. Homurtular başladı.

Ebu Cehil yetişti:

-Gözünüz korkmasın! Evet bir ânda üç kişi kaybettik ama; onlar maalesef çok acele ettiler! Eğer tedbirli ve temkinli davransalardı bu olmayacaktı. Ey Kureyş! Burası harp meydanıdır. Elbette bizden de ölen olur. Fakat şuna kat'i şekilde inanın ki biz, müslümanları yenecek üstelik öldürmeye bile tenezzül etmeyerek ellerini iplerle arkalarından bağlayarak süre süre Mekke'ye götüreceğiz. Ben, şimdi onların o perişan halini ve yalvararak ağlayışlarını görür gibiyim!.. Haydi şimdi toparlanın. Oyun oynamaya gelmedik. Siz şerefli Kureyş yiğitlerisiniz! Çoğunluğu çiftçi ve bir kısmı köle olan şu insanlardan mı korkmaya başladınız yoksa?

Birisi meydana fırladı ve bir taraftan islâm cephesine doğru yürürken bir taraftan Ebu Cehil'e cevap verdi:

-Hayır! Asla korkmuyoruz! İşte ben, arkadaşlarımın intikamını almaya gidiyorum.

......

......

Mü'minler, yaklaşınca bu gelenin Hazreti Ebu Bekr'in oğlu Abdurrahman olduğunu anladılar.

Abdurrahman meydan okudu:

-İşte er meydanı; bileğine güvenen çıksın!

Mü'min saflarını yaran bir kahraman öne atıldı:

-Ben geliyorum!

Bu Hazreti Ebu Bekr radıyallahü anh'dı. Ve gözünü kırpmadan oğluna karşı yalın kılıç yürüyordu...

Ancak Allah'ın Resulü O'nu durdurdular:

-Ya Eba Bekr! Sen benim gören gözüm; işiten kulağım gibisin. Bunu bilmiş olman lâzım. Nereye gidiyorsun?

......

Mücahidlerde çarpışma arzusu son haddinde..

Sevgili Peygamberimizin dudaklarında aynı dua.. Efendimiz, yere eğilerek bir avuç kum aldılar ve düşmana doğru savururken buyurdular ki:

-Yüzleri kara olsun! Allah'ım! Kalblerine korku, dizlerine titreme ver!...

Ve sonra mü'minlere dönerek tarihi komutu verdiler:

-Hücum!!! İleri!!!

 

| BAŞA DÖN |