| Bera
bin Marur, Hazreç kabilesinin reislerinden ve Medineli müslümanların önderlerinden.O
da Resulullah'a Akabe'de biat etti...ve biat merasiminde ayağa kalkarak veciz bir
konuşma yaptı... Yüce Allah'a hamd ettikten sonra O'na, sallallahü aleyhi ve sellem,
uymanın, O'nun ümmeti olmanın anlam ve değerine dikkatleri çekiyor ve kazanılan bu
nimetin üzerine titremek lâzım geldiğini hatırlatıyordu...
Bera, radıyallahü anh, daha
o günden son Peygamberin sevgisini kazanmıştı...
Bütün Medineli
müslümanlar, namazlarını Kudüse dönerek kılarken Bera bin Marur Kâbe'ye
yöneliyordu.
Bir gün bir Medine kafilesi
ile Mekke'ye giderken diğer mü'minlerle aralarında bu Kâbe-Kudüs bahsi açıldı.
Bera:
-Ben sırtımı Kâbe'ye
dönerek; Kâbe-i Şerifi arkamda bırakarak Beytülmakdise yönelemem. Bu sebeple
namazlarımı Mekke'ye doğru eda ediyorum, dediğinde oradakiler:
-İyi ama; sen, Resulullahın
bildirmediği bir şeyi nasıl yaparsın. Ümmeti olduğun Peygamber üstelik Mekke'de
hemen Kâbe-i Şerifin yanında yaşadığı halde kıble olarak Kâbe'ye değil de
Mescidi Aksaya duruyor; sen aklına uyuyorsun... böyle olur mu?
Israr etti...
-Ben Kâbe'ye sırtımı
dönemem...dediAma huzursuz olmuştu.. Ya bu yaptığından Peygamber aleyhisselâm memnun
olmazsa... Bu sebeple Mekke'ye gelince doğruca ahir zaman Nebisine gitti ve yolda
arkadaşları ile aralarında geçen konuşmaları arz etti...
-Ey Allahın Resulü ben
namazlarımı Kâbe'ye dönerek kılmaya devam ettim ama; arkadaşlarımın ikaz ve
muhalefetlerinden dolayı içime bir huzursuzluk girdi... nedir bu işin doğrusu?
Sevgili Peygamberimiz cevap
buyurdular... kısa, lâkin mânâsı derin, işareti geleceği kucaklayan bir
cevap:-Biraz sabretseydin ne iyi olurdu...
Bera, radıyallahü anh'ın
ondan sonra bu sözün dışına çıkması mümkün mü? ...anlaşılan daha evvel kıble
hususunda Allah Resulünden nakledilen bilgiler kendisine tam ulaşamamıştı...
Sonra, bütün diğer
mü'minler gibi o da vefatına kadar namazlarını hep Kudüse doğru kıldı...
Hazreti Berâ, Hicret'den bir
ay evvel Medine'de dünyasını değiştirdi.
Hazreç'in reisi hasta
yatağında iki şey vasiyet ediyordu:
-Malımın üçte birini
dilediği yere sarf etmek üzere Resulullah'a veriniz... Bir de beni, ölünce kabirde
Kâbe istikametine çeviriniz. Çünkü Peygamberimize Hac mevsiminde yine ziyaretine
gideceğimi vaad etmiştim; ama, görüyorsunuz ki ölüyorum. Sözümde durmam mümkün
değil.
Vasiyet edildiği gibi
mezarında Kâbe tarafına çevrildi...
ve öylece toprakla
örtüldü..
Hicret'ten sonra Sevgili
Peygamberimiz, eshabı ile birlikte Bera radıyallahü anh'ın kabrine giderek saf tutup
cenaze namazını kıldılar ve Hazreti Bera için:
-Ya Rabbi Bera'yı affeyle.
O'na rahmet eyle; O'ndan razı ol!Diye dua ettiler...
İşte ilk cenaze namazı.
O'nu ziyaret etmek isteyen
sahabi, araya ölüm engeli girdiği için Peygamberimize gidemeyince; Peygamberi; rahmet
ve merhamet kaynağı olan O Sultan, kabri ziyaret ediyor ve cenaze namazını
kılıyor...
Mezarında Mekke tarafına
uzanarak Peygamber yolunu gözleyen; O'nun hicretini bekleyen Berâ radıyallahü anh...
Sevgisiyle Allah Resulünü kabrine çeken Berâ radıyallahü anh.
Kâbe sevdalısı ve
Resulullah âşıkı böyle bir Bera bin Murar ölmüş, aradan zaman geçmiş olsa da
cenaze namazı kılınmaz mı?
....Hicretten sonra; Mescid-i
Nebi yapılırken ensar'dan ilk vefat eden Külsüm bin Hidm oldu.
Sevgili Peygamberimi'zi
Kuba'da evinde misafir eden bu aziz insan Hicretten önce iman edenlerdendir. Eşraf'tan
biri idi...ama O'na tarihin verdiği yüksek liyakat Medine şereflilerinden olduğu için
değil bütün zamanların en büyüğüne gösterdiği hürmet ve hizmet sebebiyle.
İleri bir yaşta müslüman
olan ve ayrıca Peygamberini evinde misafir etme bahtiyarlığına kavuşan Külsüm,
radıyallahü anh, kavuştuğu nimetlerin huzuru içinde Kuba köyündeki evinde ebedi
âleme göçtü...
Az bir zaman sonra da Es'ad
bin Zürare, radıyallahü anh, dünyasını değiştirdi...
Hazreti Es'ad, islâmiyeti
Medine'ye ilk getiren onu orada ilk yayan insan. Başka bir hususiyeti de Âkabe
biatlarının hepsinde bulunmak.
Ölümü boğmaca
hastalığından. Son nefesini verirken aziz ve kadirşinas Peygamberi hemen
başucundaydı. Mubarek sahabi, kızlarını Allah'ın Resulüne havale etti... Ve O da
engin bir huzur içinde ruhunu Rabbine teslim etti.
Cenazesini Sevgili
Peygamberimiz yıkadılar üç parçalı bir bürüdle kefenlediler, namazını
kıldırdılar ve cenazenin önü sıra yürüdüler ve Baki kabristanına defnettiler.
Es'ad bin Zürare, Cennet'ül
Baki'nin mukaddes toprağına gömülen ensarın ilki...
Kureyşli kâfirler, bir ân
olsun boş durmuyorlar. Hiç bir şey yapamasalar mü'minleri dilleri ile rahatsız
etmekteler.
Etrafında pervane gibi dönen
o aziz arkadaşlarını Sevgili Peygamberimizden soğutmak için, insanlığın biricik
kurtarıcısı şan ve şerefde eşsiz ve en büyük rehberi karalayıcı laflar
ediyorlar...
dedikleri, mü'minler
tarafından üzüntüyle Efendimize naklediliyor.
En üstün kul, en üstün
Peygamber ve Kâinatın Efendisi, müslümanların mescidi doldurdukları vakitlerden
birinde minbere çıkarak ayakta oldukları halde hakikatleri bir bir dile getirdiler.
Maksatları övünmek değil. Övünmeye ihtiyaçları yok ki niçin buna niyetlensinler?
Onların yüksek arzuları zihinlerin bulanmaması.... Hiç bir mü'min kalbinin yalanlara
meyletmemesi. Buna mani olmak istiyorlar.
Yaradılmışların en
yücesi, geçmiş ve gelecek zamanların en iyisi, sallallahü aleyhi ve sellem,
buyurdular ki:
-Her asırda yaşıyan
insanların en seçilmişlerinden dünyaya geldim.
-Allâhü teâlâ, İsmail
aleyhisselam evlâdından Kinâne ismindeki kimseyi ve O'nun sülalesinden Kureyş
ismindeki zâtı beğendi. Kureyş evlâdından da Hişam oğullarını sevdi. Onlardan da
beni süzüp seçti.
Allâhü teâlâ, insanları
yarattı; beni, insanların en iyi kısmından vücude getirdi. Sonra bu kısımlardan en
iyisini Arabistan'da yetiştirdi. Beni bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden,
ailelerden en iyilerini seçip beni bunlardan meydana getirdi. O halde benim ruhum ve
cesedim, mahlukların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım, en iyi insanlardır.
Allâhü teâlâ, her şeyi
yoktan var etti. Bunların içinde en çok insanları sevdi. İnsanlar içinden de
seçtiklerini Arabistan'da yerleştirdi. Arabistan'daki seçilmişler arasından da beni
seçti. Beni her zamanki insanların seçilmişlerinde; en iyilerinde bulundurdu.
-Benim dedelerimin hiç biri
gayrı meşru yola sapmadı. Allâhü teâlâ, beni iyi babalardan, temiz analardan
getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı; ben bunların en hayırlısında, en
iyisinde bulunurdum...
...kâfirler, aynı zamanda
şiirlerle Resulullahı ve mü'minleri kötülüyorlar. Onların şiirlerine Ensar
şairleri de gerekli karşılığı vermeye başladılar.
Kılıçla cihaddan önce
kelâmla cihad başlamıştı.
Ensarın üç büyük
şairinden Kâ'b bin Malik, bir destan şairi... Allah düşmanlarının iftira ve
karalamalarına karşılık Efendimizle mü'minlerin kahramanlıklarını terennüm
ediyor.
Abdullah bin Revaha,
müşriklerin batıl olan itikat ve amellerini hicvederek yerden yere vuruyor.
Ensarın en büyük şairi
Hasan bin Sabit, peygamber düşmanlarının soy sop ve ahlakî ayıplarını dile
getirerek onları el içine çıkamaz hale sokuyor.
San'at, islâmın hizmetinde.
Seçilmişlerin en kıymetlisi
Resulullah, sallallahü aleyhi ve sellem, bu üç aziz dosta, radıyallahü anhüm:
-Mü'min kılıcıyla da,
diliyle de cihad eder. Diyerek yaptıklarından memnuniyetlerini ifade buyuruyorlar...
....Yesrib",
"fesad" veya "ayıplanmış" demek. Bir Peygamber beldesinin bu ismi
taşıması hiç de güzel değil. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, hicret ettiği bu
şehrin ismini "Medine" olarak değiştirdi ve bundan sonra Yesrib denmesini
yasakladı ve:
-Her kim, bir kere
"Yesrib" derse on kere "Medine" desin, buyurdular.
Ve yine buyurdular ki:
-Medine'ye "Yesrib"
diyen Allah'dan af dilesin...
...Hatta "Allah'dan af
dilesin" cümlesini tam üç kere ard arda tekrarladılar...
Bu sebeple Hicret'den sonra
"iki kara taşlık arasındaki yer" Son Peygamberin de orada bulunmasından
dolayı "Medine-i Münevvere" oldu... nurlu şehir.
İlk İslam Devletinin ilk
Başşehrinin hukuku korunuyordu..
Sıra geldi hududunun
tayinine..
İki küçük dağ Medine'nin
tabii sınırıydı. Sevr ve Ayr.. Sevgili Peygamberimiz, bu iki dağın arasını
harem/yasak bölge ilan ettiler.
Efendimiz buyurdular ki:
-İbrahim aleyhisselam,
Mekkeyi haremleştirdiği gibi ben de Medine'nin Ayr ve Sevr dağları arasını
haremleştirdim. Her Peygamberin dokunulmaz ve seçkin bir yeri vardır.
Çevresi belli edilen bu
bölgede silah taşınması, ağaç kesilmesi, ot biçilmesi ve insana yakışmayan kötü
bir fiilin işlenmesi yasaklandı. Yasak Bölge'de her şey izne bağlanıyordu.
Böyle bir fiili işlemeye
cesaret edecekler için Resulullah en büyük mânevi müeyyideyi koydular:
-Böyle habis bir iş işleyen
veya o suçluları evlerinde saklayanlara Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların
laneti olsun.
Sevgili Peygamberimiz,
sallallahü aleyhi ve sellem, daha sonra Medine'nin hudutlarının tesbit edilmesini emir
buyurdular. Kâ'b bin Malik, radıyallahü anh bu işle vazifelendirildi...
Tâ Nuh aleyhisselâmdan beri
çeşitli millet, kavim ve kabilenin kaynaştığı, birbiriyle çekiştiği "nurlu
şehir" şimdi tarih içindeki mânâsını buluyordu. Kabile ve aşiretlerin nefsî
ve ırkî sebeplerle kavgalaştıkları yerde şimdi İslâmiyet henüz açmış güller
gibi renk renk koku koku yeryüzüne yayılacaktı...
Bütün müminler, bu
"harem" şartına kayıtsız şartsız bağlılar. O kadar ki...bir çocuk bu
bölgede bir serçe kuşu avlasa; "burası harem, sen bilmiyor musun; o kuşu derhal
olduğu yere bırak" deniliyor ve çocuk da hakikaten bu ikaz üzerine elindeki avı
usulcacık yere bırakarak mahcup mahcup oradan ayrılıyordu.
Eğer bu mutlak teslimiyet
olmasa bir avuç insana o muhteşem zaferler nasip olur muydu?
Eshab-ı Kiram, her şeyleri
ile örnek insanlar...
Her mü'min için ebedi model
işte onlar...
Ensar'dan imkânı olanlar,
fazla olan arsa, arazi veya hurmalıklarını muhacirlere verilmek üzere Sevgili
Peygamberimize arz ettiler...
Peygamberimiz, bağışlanan
bu gayrimenkullerden muhacirlere ev yerleri ayırdı ve ellerine tapuları verildi...
Ancak, Medine'de içecek su
sıkıntısı çekiliyor. Şehrin suyu içilebilen tek kaynağı Rume kuyusu.
Kuyu bir yahudinin elinde.
Yahudi, bir damla suyu bile parasız vermiyor. Mü'minlerin kuyuya şiddetle ihtiyaçları
var... bu ise neticede Yahudinin kesesine yarıyor.
Peygamberimiz:
-Rume kuyusunu
müslümanların hizmetine verecek olanın mükafaatı cennet olacaktır, buyurdular...
Suyun müminlerin tasarrufunda
olmasının arzu edildiği anlaşılınca Hazreti Osman, radıyallahü anh, yahudiye
giderek kuyuyu kendisine satmasını teklif etti. Ama yahudi, bütün ısrara rağmen
Rume'nin ancak yarısını elden çıkardı... O da onikibin dirhem gibi yüksek bir
bedelle...
Kuyuyu birgün müslümanlar,
bir gün bu israiloğulları kullanacaktı...
öyle yapıldı.. Lakin su,
müminlere yine yetmiyordu...
Bir zaman sonra yahudi yüksek
bir bedelle diğer hissesini de satmaya razı edildi.Hazreti Osman ikinci hisseyi de
satın alınca müjdeyi Peygamber efendimize götürdü. Buyurdular ki:
-Allah rızası için vakfet.
Zaten bu emri bekleyen büyük ve cömert sahabi Rume kuyusunu derhal vakfetti...
Sonra Sevgili Peygamberimiz,
vakıf kuyuya kadar geldiler; suyundan çektirerek içtiler ve bu suyun tad ve lezzetini
methettiler.
-Tatlı ve soğuk bir su...
Çarşı-pazar yahudi
hakimiyetinde.
Efendimiz, mü'minlerin
aldatılmadan alış-veriş yapacakları yerlerin olmasını arzu buyuruyorlar. Her şeyle
yakından alakadar olmaktalar.Evvela Nebit Çarşısı'nda inceleme yaptılar:
-Burası mü'minlere yaramaz,
dediler. Sonra başka bir çarşıyı tedkik ettiler.
-Burası da münasip değil,
buyurdular.
Zübeyr, radıyallahü anh'ın
arsasına bir çadır kurdurarak ensar ve muhacirlere:
Ama bir musevi bu çadırın
iplerini keserek mü'minleri rahatsız edince; Efendimiz, Kaynuka yahudilerinin
çarşısında araştırma ve incelemeler yaptıktan sonra bir arsa beğenerek eshabın
çarşı-pazarı buraya kurmalarını emrettiler.
Müslümanlar, böylece yavaş
yavaş idari-siyasi istiklâlden sonra iktisadi istiklâle de kavuşuyorlardı...
Sevgili Peygamberimiz,
buradaki ticari hayatla çok yakından ilgileniyorlar. Satılanların uygun olup
olmadığını, satanların hal ve davranışlarını, alıcıların memnun kalıp
kalmadıklarını araştırıyorlar...
bir gün çarşıya
uğradıklarında izinsiz kurulmuş bir tezgâh gördüler ve derhal emir verdiler:
Kaldırılsın!../Daha sonra gelen Halifeler devrinde de çarşı-pazar disiplini aynen
devam ettirildi.
Öyle ki çarşı girişine
yine habersiz olarak konan bir su testisini Hazreti Ömer, görür görmez oradan
kaldırttılar../Maksat bir kaç...
Hem mü'minleri ticarete
alıştırmak, hem onları başka dinden olan insanların ekonomik baskısından uzak
tutmak, hem temiz gıda ve giyecek temini. Ölçerken, biçerken, tartarken, yaşanan bu
güzel ahlakla alış-veriş eden kimseler ister istemez tanışıyor ve mutlaka tesirinde
kalıyorlar...
Ticaret ehline o devirde
verilen isim "simsar".Efendimiz, bu kelimeyi ticaret ehline yakıştıramadılar
ve onlara "tüccar" olarak değiştirdiler..
Ve dürüst tüccarın,
ahirette peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraber olacağını müjdelediler...
Sonra da her müslümanı
iliklerine kadar titretecek olan sözü ifade buyurdular:
-Aldatan, bizden değildir.
Ve bir ölçü koydular:
-Alış-veriş ederken,
alacağını ister veya borç öderken kibar ve yumuşak hareket edenle kolaylık
gösterene Allâh, rahmet eylesin.Peygamber Efendimiz, bir yahudiye bir mikdar borçlu..
Paranın ödenmesi gereken
tarihe daha bir gün varken yahudi, Resulullah'ın mubarek saadethanelerine çıkageldi...
-Alacağımı istiyorum!
Abdülmuttalib oğulları, zaten aldığını zamanında iade etmez; uzatır durur...
Bunun için borcunu hemen bugün ödeyeceksin!...
Bu sırada Hazreti Ömer,
radıyallahü anh, da Peygamberimizde misafir... Yahudinin ağır sözleri büyük
sahabiyi şiddetle rahatsız etti...
Ey habis! Eğer Resulullahın
evinde olmasaydık vallahi senin gözünü patlatırdım!!! Bu nasıl ahlaktır böyle?
...Ömer, radıyallahü anh'ı
çileden çıkaran musevinin vadesinden birgün önce kapıya dayanıp param da param
demesindeki çiğlikti. Oysa o'nun parasının zerresine zarar gelmesi imkânsızdı.
Çünkü borçlu olan şu-bu kimse değil Muhammedül Emin, sallallahü aleyhi ve
sellem...
Muhteşem sahabinin sert
çıkışı yahudiyi sindirdi ise de, Sevgili Peygamberimiz üzüldüler...
Allah, seni affetsin ya Ömer.
Biz, senden başka türlü davranmanı beklerdik... bana borcumu üzüntüye sebebiyet
vermeden ödememi; o'na da alacağını daha nazikçe istemesini söyleyebilirdin.
Peygamberimiz, yahudiye borcun
vâdesine daha bir gün zaman olduğunu; ancak, arzu ederse kendisine hurma
verebileceklerini buyurdular...
Alacaklı razı oldu.
Bunun üzerine alacaklıya
istediği mikdarda hurma teslim edildi.. Hurmaları alan yahudi, âniden kelime-i şahadet
getirdi...
Çünkü O, Resulullah'ı uzun
zamandır takip etmekteydi.. ahir zaman nebisi olduğunu beyan eden bu insan, her şeyiyle
Tevrat'ta anlatılan son peygambere benziyordu... ama bir tarafını bilmiyordu... sert,
öfkeli, çabuk hiddetlenen biri mi, yoksa yumuşak ve sabırlı mı? Tevrat'ta zikredilen
resul, yumuşak huyluydu...
Bu sebeple, alacağını
kasten bir gün önceden talep etmiş ve Sevgili Peygamberimiz'in böyle bir haksızlığa
karşı tavrının ne olacağını anlamak istemişti...
...Ve anladı.
Yumuşak, ipek gibi bir
ahlâk...
Musevinin maksadı ne paranın
şu veya bugünde tahsili, ne de para yerine hurma almak.
Bu sebeple:
-Şahid olun ki, dedi. Şu
bana verdiğiniz hurmalarla, servetimin bir kısmını fakir mü'minlere hediye ettimYüce
Allah'ın seçtiği bir bahtlı kul...
.....Bu ne güzel ahlâktır
Allahım!
Yumuşak ve sabırlı.
O'nun büyük mirası.
Yahudiler, Peygamberliğin
İsrailoğullarından araplara geçmesini kabul edemiyorlar. Bu sebeple mü'minleri
engellemek için her yolu kullanıyorlar. Yalan, sihir, nifak..
İşte yalanlarından biri...
Hicreti takip eden günlerde çıkardılar..
-Muhacirlerin nesli kesildi.
Onlara büyü yaptık. Bundan sonra çocukları olmayacak...
Mü'minler, fısıltı halinde
dolaşan bu söze pek inanmıyorlar ama yine de zihinlere bir soru takılıyor. "Ya
dedikleri olursa!"Onların bir yalancı oldukları Hazreti Ebu Bekr'in kızı
Esma'nın bir erkek çocuğu olması ile anlaşıldı.. Esma, radıyallahü anha, bebeği
önce Allah'ın Resulüne getirip kucağına bıraktılar.
Sevgili Peygamberimiz,
sallallahü aleyhi ve sellem, bir hurma istediler. Ve hurmayı çiğnedikten sonra
bebeğin damağına sürdüler ve salih, ömürlü ve hizmet ehli olması için dua
buyurdular...
...Mü'minler, doğum üzerine
rahat bir nefes almışlardı...
......Bu ilk "sihir"
sözleri yalandı ama şimdiki sahi:
Resulullah rahatsızlar.
Yapılan araştırma gösterdi
ki Efendimiz'e sihir yapılmış...
...Peygamberimizin
tarağından düşen bir mikdar saç okunup üflenerek bükülmüş ve buna onbir tane
düğüm atılmıştı...
Büyüyü yapan mı?
Zürayk yahudilerinden Lebid
bin A'sam.
Bu şahıs, sihir yaptıktan
sonra onbir düğüm atılmış saçları bir şeylere sararak Zi-Arvan kuyusuna
bırakmıştı...
...Cebrail aleyhisselam geldi:
"Kul euzü birabbil
felak" ve "Kul euzü birabbinnas" surelerini getirmişti.
Büyü yapılmış saçların
atıldığı yeri bildirdi ve; sihirlenmiş saçlardan bulunarak bu surelerin onlara
okunmasını söyledi.
Efendimiz, Hazreti Ali'yi
gönderdiler. Ali, kerremallahü vecheh, kuyunun dibinde düğümlenmiş ve bezlere
sarılmış saçları bulup getirdiler...
Hemen sureleri okumaya
başladılar. Her okuyuşta bir düğüm çözüldü...
...Allahın Resulü
rahatladılar..
Mekke, hep sabır dönemi...
Müminler az... bu azlık sebebiyle müslümanların sayıca kendilerinden mukayese
edilmeyecek kadar fazla düşmanla cihad etmeleri imkânsız...
Bu yüzden çekilen azap,
işkence ve zulüm tahammül edilmez noktalara varınca mecburen Hicret vaki oldu... ama
Mekke müşrikleri rahat durmuyorlar. Çevre kabileleri, yahudileri, Medine müşriklerini
hem tehdit, hem tahrik ediyorlar. Bu korkutma ve kışkırtmaların bir sebebi var:
Sevgili Peygamberimiz'in, sallallahü aleyhi ve sellem, hayatına son vermek. Zira O,
şimdi üstelik Medine'ye gitmeyi başarmış ve kendine inananların başına
geçmiştir.
Mekke kafirleri, tehlikeyi
daha da geç kalmadan ortadan kaldırmak istiyorlar. Bu yüzden tehditler durmuyor.
Yolda-belde yakaladıkları müminlere yine eski dinlerine döndürmek için işkenceler
yapıyorlar.
Bu mazlum ve mağdur
kahramanlar, Peygamberimize gelerek:
-Ey Allahın Resulü işte
müşriklerin yaptıkları. Halimize bakın...
Dediklerinde Sevgili
Peygaberimiz, acıları kalbine gömerek şöyle buyuruyorlardı:
-Sabredin. Henüz cihad için
izin gelmedi...
İfadeden anlaşılan o ki bu
iznin gelmesine fazla zaman da yok. "Henüz" dendiğine göre beklenen müsade
yakında verilecektir.
Bu sebeple Eshab-ı Kiram
duadalar. Gözyaşı döküp yalvarıyorlar:
-Ya Rabbi! Düşmanın olan
şu müşriklerle cihad etmekten daha kıymetli bir şey bilmiyoruz. O müşrikler ki
Habibinin Peygamberliğini kabul etmeyerek ana-ata yurdu Mekke'yi terke mecbur ettiler....
|