| -Ayağının tozları
başıma tac, gözüme sürme olsun ey Allah'ın Sevgilisi,ben; bana da izin var mı? Tebessüm buyurarak yumuşacık cevaplandırdılar:
-Evet.
....
Ebu Bekr-i Sıddık sevinç ve heyecandan
ağladı ve:
-Ya Resulallah, develer hazır, dedi.
İstediğini alabilirsin.
Peygamberimiz:
-Bana ait olmayan deveye binmem...
Hicretin bütün nimetlerine kavuşmak
için kendilerini taşıyacak bineğin parasını vermek istiyorlardı.Bu sebeple:
-Bedelini kabul etmeni rica edeceğim.
dediler.
Tam teslimiyet sahibi büyük insan ne
diyebilir?:
-Nasıl emrederseniz. Yeter ki mubarek
gönlünüz hoşnud olsun.
....
Evi bir ânda bir heyecandır
doldurdu...İşte yol azığı hazırlanıyor: Et, ekmek ve yola dayanıklı yiyeceklerden
bir çıkın... Hatta Ebu Bekr'i Sıddık'ın kızlarından Esma, çıkının ağzını
bağlamak için bir ânda belinden kuşağını çıkartıp ortadan ikiye yardıktan sonra
bir parçasını tekrar beline bağladı; ikinci parça ile çıkının ağzını sıkı
sıkıya sardı. Bu güzel günün ve bu güzel tezcanlılığın hâtırasına Esma
radıyallahü anh'ın ismi o günden sonra "Çifte Kuşaklı Esma" oldu...Bir
küçük bez parçası ile gönüller fethetmişti. Hem de son Peygamberin
gönlünü...Ana zamanlama ne kadar isabetli, ne kadar denk.
....
....daha sonra Abdullah bin Üreyket'i
çağırdılar. Meşhur bir kılavuz olan bu şahsın, gayrımüslim olmasına rağmen
meslekî terbiyesinden dolayı sır verme ihtimali yoktu. Ücret üzerinde anlaşmaya
varıldıktan sonra her iki deveyi üç gün sonra Sevr mağarasına getirmesi hususunda
talimat verilerek yollandı...
Büyük Peygamber, o gece meçhul bir yerde
saklandıktan sonra ertesi gün ıssız birânda sevgili arkadaşının evine doğru
geliyor. Vakit öğlen...
Bilahare Hazreti Ebu Bekr'in çobanı Âmr
bin Fehr'e güneş çekilince sürüyü otlatarak Sevr'e doğru getirmesi tenbih edildi ki
koyunların sütünden yararlanalar.
Ebu Bekr'in oğlu Abdullah'ın vazifesi ise
bilgi toplamak. Gündüz, müşriklerin arasında dolaşarak, konuşmalara kulak
kabartacak; akşam olunca bunları mağaraya gizlenmiş olan Sevgili Peygamberimizle,
babasına getirecek.
Bütün bu tedbirlerden başka Hazreti Ebu
Bekr, yanına beşbin dirhem de para aldı. Safer ayının yirmiyedinci Pazartesi gecesi
evin arka penceresinden çıkarak Sevr mağarasına yöneldiler. Sanki ayak parmakları
üzerinde yürüyorlardı. Bazan da Ebu Bekr, ileri geri, sağ sola gidiyordu. İzler,
takipçileri şaşırtsın; nereye gittikleri belli olmasın, diye.
....
Gözü dönmüş kâfirler, Peygamber
Efendimiz yerine Hazreti Ali'yi bulunca her tarafı didik didik aramaya
başladılar...ellerinden gelse kuş uçurtmayacaklar.Çünkü korkuyorlar; hem de çok
korkuyorlar. Ya ellerinden kurtulur da Medine'yi arkasına alarak kendilerinden,
yaptıklarının hesabını sorarsa?
....
Bu korkunun sevki ile girip
çıkmadıkları yer kalmadı. Hazreti Ebu Bekr'in evine de geldiler. Kapıyı
yumrukluyorlar:
-Ya Eba Bekr! Ya Eba Bekr! Peygamberin
nerede? Ya Eba Bekr Peygamberin nerede?
Sese Esma, radıyallahü anha, geldi.
Kapıyı açtı. Müşriklerin karşısında dimdik. "Ne istiyorsunuz?"
Dercesine onlara bakıyor. Vakur ve heybetli. Soruyor:
-Efendim?
Müşrikler, Eba Ber efendimizi
bulacakları zannı ile gelmişler; başka bir sürpizle sarşılaşıyorlardı. Şimdi
Ebu Bekr de yoktu. Hakaret edercesine sordular:
-Baban nerede?
Sualin üzerinden kurşun gibi ağır
bir-iki saniye geçti:
-Bilmiyorum.
der demez Esmacığın gül yüzüne
şiddetli bir tokat ve sert tokatın sarsması ile küpesi yere uçtu...
.....
Vaziyet anlaşılmıştı. Ebül Kasım,
Ebu Bekr'i de alarak gitmişti. İz takibinde şöhretli Ebu Kürz'ü buldular. Bir kâfir
konuşuyor:
-Ya Eba Kürz. Muhammedle Eba Bekr
kaçmışlar!
Diğeri lafı kaptı.
-İstikbal iyi görünmüyor. Onları
mutlaka bulup geri getirmemiz lâzım.
Üçüncü müşrik diş gıcırdattı:
-Ne getirmesi! Gördüğümüz yerde
işlerini bitireceğiz.
Ebu Kürz, kafasından boca edilen bu
haberlerle aptallaşmıştı. Bir ona bir diğerine bakıyordu.
Azgın bir müşrik, hançeresini
yırtarcasına Ebu Kürz'e bağırdı:
-Bre ahmak ne duruyorsun kımıldasana!
-He, he, hemen. Hemen yola çıkalım,
haydi...
Sevr mağarasına yaklaştıklarında
Peygamberimizin nalini parçalanmış mubarek ayağı kanıyordu. Hazreti Ebu Bekr,
Kâinatın Sultanını sırtına alarak mağaranın kapısına kadar getirdi.
Ay, her tarafı gündüz gibi
aydınlatıyordu.
Aziz dost, Efendimizden müsaade rica
ederek mağaraya önce kendisi girdi. Maksadı, yılan, çiyan gibi haşerat varsa onları
zararsız hale getirmekti.
Mağaranın içinde her hangi bir haşerat
görünmemekle beraber duvarlarda yılan delikleri vardı. Ebu Bekr, radıyallahü anh,
gayet pahalı bir kumaştan dikilmiş olan gömleğini hemen üstünden çıkartıp
parçalayarak bu delikleri tıkamaya başladı. Az sonra bütün delikleri tıkamış
fakat yere yakın noktadaki birine çaput yetmemişti.
Bu son deliği de ayak tabanı ile
kapattıktan sonra Resulullahı içeriye davet etti. Çok yorgun düşmüş olan Sevgili
Peygamberimiz, arkadaşının dizine başını koyarak uyumaya başladı. Serveri âlem
böylece uyurken bir nice zamandır Peygamberimizi görme arzusuyla bu mağarada bekleyen
bir yılan, dışarıya çıkacak başka hiçbir delik bulamayınca içeriden Hazreti Ebu
Bekr'in ayağını soktu. Ebu Bekr'in canı öylesine yandı ki kendini ne kadar
sıktıysa da zehirin etkisinden göz yaşlarını tutamadı. Gayri ihtiyari akan
damlalardan bir ikisi de Efendimizin mubarek yüzünü ıslattı....hemen uyandılar ve
yarı-ı ğara/mağara arkadaşına niçin ağladığını sordular.
-Yılan dedi, Hazreti Ebu Bekr, ayağımı
yılan soktu ya Resulallah...
Sevgili Peygamberimiz, yaraya mubarek
tükrüklerinden birazcık sürdüler; acı derhal dindi.
.....
Bu esnada Ebu Kürz ve peşindeki müşrik
gurubu Sevr'e çıkan izleri tesbit etmiş geliyorlardı...
-Ey Ebu Kürz nerde kaldı senin hünerin?
Hâlâ bulamadık.
-Yanılıyor olmayasın. Bu izlerin yeni
olduğundan emin misin?
-Şüpheniz mi var?
-Eminsin yani.
-Evet, eminim. İşte bakın mağaraya
doğru çıkıyor. Yukarı tırmanıyoruz. Takip edin beni. Ben, demedim mi, "kimse
elimden kurtulamaz" diye.
.....
Mekke müşrikleri, Resulullah'la
arkadaşı Ebu Bekr'in saklandıkaları Sevr mağarasına tehlikeli şekilde yaklaşırken
Vahiy Meleği Cebrail aleyhisselam, Allahü Teâlâ'ya bir dileğini sundu:
-Ya İlâhî. Şayet müsaade buyurursan
mağaranın ağzını kunutlarımla kapatmak istiyorum. Düşmanları Habibinle Ebubekr'e
iyice yaklaştılar.
Rabbimizden nida geldi ki:
-Ya Cebrail! Saklamak/settarlık bana
mahsusdur. Ben, sevdiklerimi küçücük bir örümcekle düşmanlarının gözünden
saklayacağım.
.....
Mağara ağzına gelen bir örümcek, çok
kısa bir zamanda kapıyı ağları ile tamamen örttü. Sonra bir güvercin, bu ağlara
hemen bir yuva yaptı; yuvaya yumurtladı ve üzerine yattı. Ve kapının önünde
âniden "Mugilan" isminde bir ağaç yükseldi...
...derken, Allah düşmanları, yirmi metre
kadar yaklaştıklarında sesleri işitilmeye başlandı...
-İşte aradıklarınız bu mağarada
olmalı. Daha öteye gidemezler.
-Aferin Ebu Kürz. Sözlerin doğru
çıkarsa mükafatı fazlası ile hakettin demektir. Ama orada da yoklarsa.
-Canım ne yapayım. Ben saklamadım ya...
Sesler yaklaşıyordu.
.....
İkinin ikincisi çok üzüldü ve göz
yaşlarını zaptedemez oldu.
-Niçin ağlıyorsun kardeşim?
-Ya Resulallah, korkum kendim için değil.
Şayet hazretinize bir zarar gelirse İslâm dîni mahvolur. Bu müteesser oluyorum.
Efendimiz Sıddık'ı tesseli buyurdular.
-Hayır, üzülme. Allahü teâlâ bizimle
beraberdir.
-İşte mağaranın ağzına dayandılar;
eğilseler bizi görecekler...
En kritik ân. Ancak, tevekkülde de zirve
nokta. Peygamberimiz Rabbinin himayesinden en ufak bir ümidsizliğe düşmeden
arkadaşına cesaret telkin ediyor. İşte tarihe altın harflerle geçen unutulmaz
cümle:
-Üçüncüsü Allah olan iki dosta kimse
zarar veremez..
Ebu Kürz Bin Alkame, şaşkın ve neş'esi
kaçmış halde konuşuyor:
-İzler buraya kadar...Ya yere girdiler; ya
göğe uçtular. Garip; çok garip!...
-Ee, belki içerdelir...diye fikir
yürütenlere
Ümeyye bin Halef,cevap verdi:
-Dediğin söze bak! Güvercin, biz
yaklaşırken uçtu. Yumurtaları da yuvada sapasağlam. Bu örümcek ağı, belki Ebul
Kasım'ın doğumundan evvel bile vardı. Şayet mağaraya girmiş olsalardı ağ
bozulmuş, yumurtalar yere düşmüş olurdu...
...Bunlar cereyan ederken insan gözünün
ötesinde de bir mücadele oluyordu. İblis, kâfirlere yardım etmek isteyince, Cebrail,
kanadı ile O4na öy le bir darbe indirdi ki yerin dibini boyladı. Son nefeste, Şeytan,
mü'münin kalbinden imanı almak isterken de benzeri akıbete uğrayacaktır. İşte o
akıbeti önce burada tattı...
.....
-Hadi hadi! Bırakın şimdi ağı, kuşu,
yumurtayı. Ebul Kürz biz de sin bir adam bilirdik....
-Neyim ya?
-Adam olsan izlerini bulurdun.
-Ne yapayım? İzler buraya kadar...
-Kolundan tutarsam aşağı fırlatırım
seni Ebu Kürz sus bari...
.....
Ayaklarının altında yuvarlanan taşlarla
birlikte çekip gittiler...
Kâfirlerin bütün ümidleri kırılsın
ve aramaktan vazgeçsinler diye mağarada üç gün üç gece kaldılar. Abdullah, tanbih
edildiği gibi gündüz Mekke kâfirlerinin arasına girip çıkarak bilgi topluyor;
akşamları gelip bunları haber veriyordu. Hazreti Ebu Bekr'in çobanı da sürüyü
otlata otlata akşamdan sonra mağaraya yaklaşıyor ve koyunlardan süt sağarak iki
mağara arkadaşına ikram ediyordu. Sütü çöl güneşinde kavrulmuş taşların
çukurunda ısıtıyorlar...
.....
Ve iki seçilmişin ikincisine Efendimizin
ince İslâmi bilgileri talim ettirmeleri... Ebu Bekr, diz üstünde; dil damakta; Yüce
Allah zikredililyor.
....
Mağaradan sağ salim çıkabilecekleri
kanaati hasıl olunca, Efendimizin talimatı ile amir Bin Fuhre ve Abdullah bin Üreyket
develeri getirdiler. Bir deveye bu ikisi binerek yol göstermek için öne düştüler;
diğerine de Peygamberimiz bindi ve terkisine Hazreti Ebu bekr'i aldı...
Mekke kapır kıpır. Herkes aynı şeyi
konuşuyor.
-Hiç bir yerde bulamamışlar.
-Hayret. İzler Sevr mağarasına kadar
gidip kayboluyormuş..
-Herhalde Muhammedin sihirlerinden
biridir..
-Ebu Kürz bin Alkame de bulamadğına
göre; başka izahı olamaz.
-Ebu Kürz tazı gibidir. Müthiş iz
sürer ama bu defa hiç bir şey yapamamış.
-Bu yüzden bizimkiler bayağı
tartaklamışlar.
-Eh ne yaparsın. Herkesin canı burnunda.
Şu gelen Ebu Cehil değil mi?
-Evet o; hâlâ mağrur...
-Merhaba, kolay gelsin...
-Buyur ya eba Cehil, şöyle gel.
Meclisimiz şenlensin..
-Ağzımızda tad mı kaldı ki şenlik
olsun. Bir cemiyet altüst oldu...
Şimdi de bulunamıyor. Fakat bulunacak.
-Çok eminsin.
-Çünkü bugün yeni bir karar aldık.
Bulana yüz deve ilaveten mal ve para verilecek.
-Ooo, büyük servet...
.....
Muhterem ve muhteşem yolcular, gece
boyunca dağ yolundan gittiler. Hacfe denilen yerde sahile indiler. Artık müşrik
tehlikesi kalmamıştı...
Şimdi, çocukluk, gençlik, olgunluk
yıllarının geçtiği; bin türlü hatıranın yetiştiği bir vatan arkada
bırakılarak yeni ufuklara, yeni yurdlara doğru gidiyorlardı...
Sevgili Peygamberimiz, Mekke, iştiyakı
ile derinden bir "ah" çektiler.
-Ey Mekke! Vallahi sen, Allahü teâlânın
yarattığı yerlerin en hayırlısı; indi ilahide en sevgili şehirsin. Eğer beni
senden zorla çıkarmasalardı; imkânı yok ayrılmazdık. Benim için en güzel, en
makbul vatan sensin. İnsan, hiç kendi iradesiyle senden ayrılıp yeni yurdlar edinir
mi? Ah Mekke, ah güzel belde...
Cebrail aleyhisselam geldi...
-Ya Resulallah Mekke'yi mi özledin?
-Evet..
Vahiy Meleği, Mekke'nin İslâm orduları
tarafından fethedileceğine dair Kasas Suresi seksenbeşinci ayeti kerimesini
müjdeleyerek Resulullah'ın mahzun gönlüne serin sulan serpti...
.....
Kudeyd'e vardıklarında erzakları
tükenmişti. Hazreti Ebu Bekr:
-Ya Üreyket! Yiyeceğimiz, içeceğimiz
kalmadı. Bak şu ileride bir çadır var.
-Evet, hemen önümüzde sayılır.
-Kapısında da bir ihtiyar hatun
görünüyor.
-Ha o mu? O'na Ümmü Mabed derler.
-Sor bakalım! Et, hurma içecek ne
varmış...bedelini vermeyi ihmal etme...
-Peki, hemen geliyorum; diyen Üreyket
devesi ile ileri atıldı.
.....
-Ana, merhaba!
-O, Üreyket yine mi sen? Buraları su yolu
yaptın bakıyorum.
-Ee, ne yaparsın ekmek parası...
-İyi iyi; hiç değilse sayende biz de
arada bir insan yüzü görüyoruz..
-Ama bu defaki insanların benzerini
görmedin ve göremezsin...Yiyecek içecek ne var ana, hurma , et, süt? Ama parasını
alman şartıyla kabul edebilirim.
Ümmü Mabed sitem etti:
-Deliye bak! Hem kıymetli kimseler; hem
para; Onlar benim misafirim sayılır; ama....dedi ve derin bir iç geçirdi:
-Ohh...Şu sıra buralar yer demir, gök
bakır. Ne Süt, ne et- ne hurma var.
-Sahi mi diyorsun ana...
-Ne yazık ki sahi.. Eli hep vermeye
alışmış bir insana "Yok" demek ne kadar ağır geliyor bilir misin?
Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem ile
yol arkadaşları da yanlarına gelmişlerdi...
Ebu Bekr:
-Merhaba Hatun. N'oldu Üreyket ne aldın?
Ümmü Mabed:
-Hoşgeldiniz bey. Maalesef hiç bir şek
ikram edemedim. Şu aralar buralar kavruluyor. Bir şeycik yok.
-Hurma da mı yok?
-Üreyket:
-Bu çevrede kıtlık hüküm
sürüyormuş. Ümmü Mabed, çok cömert bir hanımdır, ikramlık bir şey olsaydı bizi
yedirip içirmeden, imkânsız, göndermezdi...
Efendimizin gözüne çadırın yanında
bağlı olan sıska bir koyun çalındı...Sordular:
-Ey Ümmü Mabed. O koyun niçin şurada
bağlı?
-Çok hasta ve zayıf, sürüyle
gidemedi...
-Sağmama müsaade eder misin?
-Feda olsun ama; hiç sütü yok ki!
-Olsun. Bir kab rica ediyorum...
| Sevgili Peygamberimiz,
hayvanın yanına gelerek bereket vermesi için Allahü Teâlâya dua ettiler. Koyunun
memeleri bir anda sütle doldu. Besmele çekerek sağmaya başladılar; dolan kabı önce
Ümmü Mabede, sonra Ebu Bekr ve öbürlerine ikram ettiler; en son kendileri içti...
Herkes kana kana içmişti... |
 |
Sonra:
-Ey Ümmü Mabed! Çadırdaki en büyük
kabı getirir misin?
Buyurdular.
Şaşkınlıklar içinde kalan
kadıncağız, denileni yaparak; Resulullah'a koca bir güğüm uzattı. Peygamberimiz
bunu da doldurarak sahibine teslim ettiler...
Efendimiz ve arkadaşları, içtikleri
sütün bedelini Ümmü Mabedin ısrarlarına rağmen ödeyerek yola devam ettiler.
Ebu Bekr:
-Allahaısmarladık Ümmü Mabed. Allah,
cömertleri mahrum bırakmaz.
-Güle güle. Bu işde bir hikmet var.
Güle güle...
Yolcular uzaklaşırken güngörmüş
kadıncağız hâlâ hayretteydi "Beşer kudretini aşan bir taraf var bu
işde". Evet, Ümmü Mabed, haklı. Hakikaten inasn kudretinin üstünde bir
hadisenin şahidi olmuş; bir mucizeyi görmüştü.
Aradan çok geçmeden Ebu Mabed geldi ve
sıhhat bulmuş koyunla süt dolu göğümü görünce hanımına sordu:
-Bir fevkaladelik görüyorum. Bu hasta
koyun nasıl iyileşti? Bu sün ne?
Ümmü Mabed, olup biten ne varsa her şeyi
bütün tafsilatı ile anlattı...
Ebu Mabed, çok heyecanlandı:
-Nasıl biriydi, şekli şemali nasıldı?
Ümmü Mabed:
-Aydınlık yüzlü ve kibar bir insandı.
Halinde bir başkalık var. Menkıbelerini dinlediğimiz geçmiş Peygamberlere benzer bir
hâli var sanki...kimbilir belki de bana öyle geldi...
Anlaşıldı... O, Kureyş'den çıkan
Peygamber. Burada olsam O'na tabi olurdum. Keşke daha evvel gelseydim. Dedi ve devam
etti:
-...devem nerede?.. Onları muhakkak
bulacak ve getirdiği dine gireceğim....sen bir mucizeyi yaşamışsın ama farkında
değilsin..
...Allahın hikmeti bazıları O'nu
katletmek hırsıyla izine düşerken bazıları da Müslüman olmak için ardınca
koşturuyordu. Nitekim, Ebu Mabed, Rim denilen mevkide Efendimize yetişti; hurmetlerini
arz ederek kendini tanıttı; ve eshan-ı kiram'dan olmakla şereflendi...
Döndüğünde Ümmü Mabed de kocasından
İslamiyeti öğrenerek hidayete erdi.
.....
Resulullaha süt veren o eski sıska koyun
mu?
Ta Hazreti Ömer'in Hilafeti zamanında
vuku bulan kuraklık gönlerine kadar yaşadı. Sütü hiç bir zaman kesilmedi.... Hep
süt verdi durdu...
.....
-Hey Süraka! Haberin olsun bu salı
toplantımız var. Herkes iştirak edecek. Sen bilhassa gelmesilin..
-Neymiş o herkesin katılacağı mühim
toplantı?
-Hani şu Kureyş kabilesinden çıkan biri
var ya. Peygamber olduğunu söylüyormuş...
-İşittim...
-Bütün taraftarı Medine'ye geçtikten
sonra kendisi de ortadan kaybolmuş.
-N'olacaktı ya? "İşte ben geldim.
Düşündüğünüz ceza neyse verin" mi diyecekti? Bunu mu bekliyorlarmış?
-Bırak şimdi eğlenmeyi. Kureyş bulana
veya bulanlara yüz deve ve bir sürü mal ve nakdî mükafat vaad ediyor.
-Tabii vaad eder. "Medine yarın
İslam Devleti olursa" diye yürekleri küt küt atıyor.
-Bütün Müdlicoğulları gelecekler.
İhmal etmemelisin.
-Etmem etmem. Hadi bana müsaade...
.....
Süraka bin Malik, Müdlicoğulları
aşiretindendi. Yaman at sürerdi. Kudey'de ikamet ediyordu. Toplantı bu kasabada
yapılacağına göre niçin iştirak etmesindi...
Ancak, İlahi cilve O'nu yolda
karşılaştığı bir Müdlicoğlunun ısrarla "gel" diye tenbih ettiği Salı
meclisine gitmekten alıkoydu...
Süraka, oradan ayrıldıktan sonra bir
kaç dostuna rastladı. Oturmuş şuradan buradan konuşuyorlardı ki...bir Kureyşli
çıkageldi:
-Hey Süraka! Ben az evvel sahil yolunda
deve ile giden bir kaç insan karaltısı gördüm. Mamafih aramız bayağı uzaktı ama
öyle tahmin ediyorum ki onlar Muhammed ve adamları...
-Hayır dedi, Süraka, ben şimdi o
taraftan geliyorum. Dediğin yolcuları gördüm. Alâkasız insanlar.
-Emin misin?
-Canım gördüm, diyorum. Ötesi var mı?
Süraka, ne o tarafa gitmiş, ne de onları
görmüştü. Bu Kureyşlinin haberi, birden zihninde bir fikrin çakmasına sebep
olmuştu: "O yüzden bu lafları uydurmuştu. Nitekim orada biraz oyalandıktan sonra
bir bahane ile kalkıp evinin yolunu tuttu.
Hemen hizmetçisine atını hazırlattı ve
O'nunla vadinin arkasına gitmesini söyledi. Kendisi de mızrağını yanına alarak
başka bir yola çıktı. Mızrağın temreni parlayıp dikkat çekmesin diye yere doğru
tutuyordu. Biraz sonra hizmetkârının olduğu yere geldi; ve sür'atle atına binerek
derhal gözden kayboldu...Atı o kadar hızlı sürüyordu ki, adamcağızın ağzı
açıkta kaldı; efendisine n'olmuştu böyle...
.....
Hadi kızım, hadi daha hızlı.
Hadi...yüz deve biliyor musun, yüz deve. Müthiş servet. Yüz deve paralar...mallar!
Süraka, çatlatırcasına koşturuyordu.
Sanki rüzgârla yarışa çıkmıştı...
-Hadi, kimseler ayıkmadan biz onları
yakalayalım, hadi, hadi, hadi....
.....
-İşte izleri. Şimdi geçmişler belli.
Hadi kızım ter içinde kaldın ama, sen cins arap atısın. Bu mesafeler sana vız
gelir. Yaklaşmış olmalıyız. Hadi....Ha...İşte oradalar!
.....
Efendimiz ve arkadaşları, her adımda
biraz daha yaklaşın kılıçlı, mızraklı suvariyi çoktan farketmişlerdi. Ancak
Peygamberimizde hiç bir telaş eseri yoktu. O, sallallahü aleyhi ve sellem, Kur'an-ı
kerim okuyordu..bir ara şöyle bir dönüp gözucuyla baktılar.
...Ki Süraka, atının başı üzerinden
aşarak kumlara yuvarlandı...Ama hırsla atın üzerine fırladı ve yine mahmuzlamaya
başladı. O kadar yaklaştı ki, Şanlı Peygamberin tilavetini işitiyordu.
Ebu Bekr, radıyallahü anh,
gözyaşlarını tutamaz oldu. Efendimiz süal buyurdular:
-Ey kardeşim niçin ağlıyorsun?
-Ey Allah'ın Resulü! Kendim için asla
tasalanmıyorum; endişem sizden yana...
Bütün zaman ve mekânların en üstün
kul ve peygamberi sükunetle cevap verdiler.
-Düşmandan dolayı gam çekme; dost
bizimledir...
Süraka, saldıracak mesafeye girmişti.
Bir nara attı ve:
-Ya Muhammed! Şimdi seni kim koruyacak?
diye bağırdı...
Peygamberimiz:
-Cebbar ve Kahhar olan Allah!
Dediler ve ellerini semaya açarak dua
buyurdular?
-Ya Rabbi! Bizi düşmanın şerrinden ne
ile dilersen O'nunla muhafaza buyur.
...der demez Sürakanın atı diz
kapaklarına kadar kuma gömüldü.
İşte bu beklenmedik bir şeydi.
Süraka ne kadar uğraştıysa nafile. Atı
kumdan çıkaramıyordu. Hayvan, müthiş şekilde huysuzlanmış; kişneyip duruyordu.
Suvari, tarifi mümkün olmayan bir korkuya kapılmıştı. Kendisi de at da terden su
içinde kalmışlardı.
Biraz evvel kocaman laflar eden adam şimdi
can derdine düşmüştü:
"Ya Peygamber, beddua eder de kendisi
atıyla beraber diri diri yere gömülürse"...korkunç bir şey bu. Düşünülmesi
bile hayalleri cayır cayır yakan dehşetli bir manzara...
-Pişman oldum... Size hiç bir
kötülüğüm dokunmayacak. Çekip gideceğim. Sizi gördüğümü kimseye
söylemeyeceğim! N'olursunuz kurtarın beni; ocağınıza düştüm kurtarın...
Bütün insanlığı kurtarmaya gelen
merhamet ummanı büyük Peygamber, ufukları yırtan bu yalvarışa dayanamadı:
-Yarabbi. Eğer doğru söylüyorsa halâs
eyle...
At, bir iki silkinip zorlandıktan sonra
kurtuldu. Hayvanın ayaklarının çıktığı yerden göğe doğru ateş dumanı yüksele
yüksele mavi derinlikte eriyip gitti.
Süraka, aziz yolcuların yanına geldi:
-Yanımdaki bütün yiyecekleri size vermek
istiyorum. Ayrıca şu oku alın. İlerde benim çobanlarımı göreceksiniz. Onlara bunu
göstererek istediğiniz deveyi alabilirsiniz, dedi.
İki cihan sultanı:
-Hepsi senin olsun! İhtiyacımız yok!
Müslüman olmadıkça hiç bir şeyini kabul etmeyiz. Bizi gördüğünü gizle yeter.
-Bundan sonra size zarar verecek hiç bir
hareketim olmayacaktır. Ayrıca bu tarafa gelmiş isteyenleri de başka yönlere sevk
edeceğim. Buna söz veriyorum. Ama bir isteğim var. Bana lütfen bir aman vesikası
veriniz ki dilediğim zaman yanınıza gelerek müslüman olabileyim...
Peygamberimizin emriyle Âmir bin Führe
bir deri üzerine "Emanname" yazarak Süraka'ya verdi.
.....
Mekke'nin fethinden sonra Resulullah,
Huneyn gazasından dönerken Süraka, Efendimize bu "Emenname" ile gelerek iman
edecektir.
Peygamberimiz, Süraka, radıyallahü
anh'ı kabul ettiğinde:
-Ya Süraka nasılsın? Şu ân Kisra'nın
bileziklerini takındığını görür gibiyim, demişlerdir.
O gün Resulullahın bu sözleri
anlaşılmamış; Hazreti Ömer zamanında koca İran devleti fethedilip Kisra'nın
eşyası ganimet malı olarak Medineye getirildiğinde Süraka, Kisra'nın bileziğini
takınırken mucizenin sırrı çözülmüştür.
.....
Süraka, geldiği yoldan geri dönerken bir
gurup Kureyşli atlıyla karşılaştı:
-Hey Süraka nereden böyle?
-Şu sizin peygamberle arkadaşlarını
arıyorum, malum ya yüz deve mükafat var.
-Bizim Peygamber mi; bizim düşmanımız
O. Ee, N'oldu göremedin mi?
-Görmek bir yana, izlerini bile
bulamadım. Hadi gerö dönün. Bu tarafta boşa vakıt harcamayın...
.....
Süraka sözünde durmuş ve büyük
dâvânın büyük yolcularının rahat nefes almalırına vesile olmuştu.
....
Ebu Cehil, daha sonra Süraka olayını
işitince O'nu hicveden bir kıt'a şiir söylemiş; Süraka da bu azgın din düşmanına
yine şiirler karşılık vermişti. Keza Hazreti Ebu Bekr, radıyallahü anh, dahi bu
tarihi ve unutulmaz vak'ayı bir kaside ile nazmeylemiştir.
....
Sevgili Peygamberimiz ve yol arkadaşları
bir zaman gittikten sonra bir çobanla karşılaştılar. Karınları acıkmıştı.
Çobandan süt satın almak istediler;
Çoban:
-Sağılacak koyunum yok. Bir keçi var;
onun da sütü kalmadı, dedi.
Efendimiz, çobandan keçiyi getirmesini
rica ettilir. "Acaba ne yapacaklar" odercesine, çoban şaşkınlıkla hayvanı
yanlarına getirdi. Peygamberimiz dua okuyarak keçiyi sağmaya başladı; bir kab doldu.
Bunu Ebu Bekr, Âmir ve Abdullah'a içirdiler. Sonra yine sağdılar; bu defa da kendiler
içtiler. Çobanın aklı başından gitmişti...
-Kimsin, daha evvel gördüğüm insanlara
benzemiyorsun. N'olursun kendini bana tanıt...diye yalvarınca; Peygamberimiz tebessüm
ettiler.
-Bir şartla. Kimseye söylemeyeceksin!...
-Söylemeyeceğim...
-Ben, Allahın Resulu Muhammedim...
-Haa! Kureyşin, "dininden
döndü" dediği adam.
-Sen onlara aldırma. Nefslerine hoş
geldiği için öyle söylüyorlar...
-Ne derse desinler. Şu yaptığını ancak
bir Peygamberden sadır olabilir. Bu sebeple Hak Peygamber olduğuna bütün kalbimle
şahadet ediyorum...Eğer müsaade ederseniz ben de sizinle gelmek isterim...
Efendimiz:
-Şimdi olmaz. Sonra gelirsin, buyurdular.
.....
| Amîm mevkiine vardıklarında
Büreyde bin Husayb ve yetmiş akrabası, önce muhalifken; sonra Sevgili Peygamberimizin
tatlı diline hayran kalarak Müslüman oldular. Bu yeni Müslümanlar atlıydı... |

|
|