SEVGİLİ PEYGAMBERİM CİLT 5 (Devamı)

hadice anne'nin hüzün veren ölümü

Bana O'ndan hayırlı kadın müyesser olmadı. Herkes kafir iken O iman etti. Gayriler beni yalanlarken O tasdik etti. Başkaları sarınırken bütün malını bana bağışladı. Hak Teala O'ndan evlad nasip etti.


Hadis-i Şerif


Peygamberlik vazifesinin onuncu senesi Hayrül Beşer'in elem ve keder günleri oldu...Evvela çok sevdiği ve sayısız iyiliklerini gördüğü amcası Ebu Talib'i yitirdi. Hem de bütün uğraşmalarına rağmen Ebu Talib, imana gelmeden can verdi...akıl ermez sırlardan bir sır.

Sonra; Ebu Talib'in ölümünü kadınların en üsütün annelerin annesi, melek annemiz, zevceleri Hazreti Hadice radıyallahü anha'nın vefatları takip etti. Bu iki sevgili insanın ölümleri kısa zaman aralıkları ile oldu... İki destekçi; iki yakın dostun peşpeşe gidişi Sevgili Peygamberimizi derinden yaraladı...ve bu sebeple bu seneye"Senet-ül Hüzn" Hüzün yılı ismini verdiler.

İçinde Hazreti Fatıma'nın da dünyaya geldiği; o gün "Hüzeyme'nin EVi" bugünse Mevlid-i Fatıma/Fatıma'nın doğduğu ev denilen ve Mescidi Haram'dan sonra Mekke'nin en üstün mekanı olan yer; Peygamber hanesi.

Hadice validemiz ölüm döşeğinde. başında sevgili kızları Fatıma radıyallahü anha ve Efnedimiz.

Mübarek Peygamber, yirmidört yıllık hayat ve dert arkadaşı, en yakın ve sevdiğini kaybetmenin kederi ile göz yaşlarını zaptedemezken Zevcesini sena buyuruyor:

-Ey Hadice! Sen bütün kadınların seyyidesi ve üstünü ve mü'mine hatunların en efdalisin. Cennet seni hasretle bekliyor..

Yüzü daha aydınlık, daha nurlu. Cennetteki mekanını görüyor olmalı.

Az sonra annemiz hayata ve sevdiklerine veda etti.

......

Hazreti Hadicetül Kübra, gerçekten takva fazilet ve feragat sahibi bir üstün insandı. İlk iman şerefi O'na aittir. Ki bu şerefi bir başka liyakatle mukayese etmek mümkün olamaz. Eşsiz şekilde eli açıktı. Olanca servetini İslamiyet uğruna feda etmiştir. Sevgili Peygamberimizi tebliğ yaptığı günlerdeki o sıkıntılı anlarında daima destekler ve O'na ümid ve tessil verirdi. Resulullah'ı hiç nicitmez ve hatırını daima de daima hoş tutardı. Allah Resulünün İbrahim hariç bütün çocukları ondan dünyaya gelmiştir. Mübarek soyları da müşterek çocukları Fatıma yoluyla devam etmektedir.

Bu ve daha nice kıymetli vasfı ile O, rızayı ilahiyi kazanmış ve Hak Teala'yı razı etmişti. Bu sebeple Cenab-ı Hak dahi Cebrail'le Hadice validemize selam yollamıştır.

Efendimiz, sevgili hanımı vefat edince cenaze namazını bizzat kendileri kıldırdılar, mezara koydular ve üzerine derin üzüntülerle toprak attılar.

Altmışbeş yıllık ömür, işte Hacun Mezarlığında bu mübarek Ramazan günü noktalanmış; Hadice Validemiz cennetteki inciden sarayına gitmek üzere ilk eşikten geçmişti.

 

 

 

 

 

 

 

muhbiri sadık

Allahü teala sizi, kerim olan babalarınızın yolundan ayırmasın. Onların en üstünü olan birincisine ve geri kalanların hepsine , bizden düalar ve selamlar olsun! Allahü teala'nın var olduğu ve bir olduğu hatta Muhammed aleyhisselam'ın O'nun resulü olduğu ve hatta O'nun getirdiği her emrin ve haberlerin doğru olduğu, güneş gibi meydandadır. Düşünmeğe, isbat etmeğe hiç lüzum yoktur. Fekat, bunu görmek için müdrike (ya'ni anlayış hassası) bozuk olmamak ve ma'nevi hastalığı bulunmamak lazımdır. Müdrike hasta ve bozuk olunca, düşünmek, incelemek lazım olur. Fekat kalp hastalıktan kurtulur, gözden ma'nevi perde kalkarsa bunları açık olarak görür. Mesela safrası bozuk kimse, şererin tadını duymuyor. Şekerin tatlı olduğunu ona anlatmak isbat etmek lazım olur. Fekat, hastalıktan kurtulunca isbat etmeğe lüzum kalmaz. Hastalıktan dolayı isbat etmek lazım olması, şekerin tatlılığa bir kusur vermez. Şaşı olan, bir adamı iki görür ve iki kişi var sanır. Şaşıdaki göz hastalığı, karşısındaki bir kişinin, iki olmasını icab ettirmez. O, iki gördüğü halde, görünen yine birdir. Bunun bir olduğunu isbat etmeğe lüzum yoktur.

Müjdeci Mektublar Tercemesi 46. Mektup

İmam-ı Rabbani Ahmet-i Faruki Serhendi

Kuddise sirruh

 

Mekke!...

İkindi gölgeleri, duvarlardan süzülerek serin serin uzayıp eriyor. Bir duvar dibine serilmiş bir gurup müşrik çene çalmakta. Mevzu; Sevgili Peygamberimiz!

-Evet, Ebu Talib de öldü! Bakalım yine İslam dinini tebliğe devam edecek mi?

-Sanmam. En büyük desteğini kaybetti. Bizlerden çekinir. Davetini sürdürürse kendisini elimizden kimse kurtaramaz. Bunu bilecek kadar akıllıdır.

-Ben, sizinle aynı fikirde değilim. Hiç bir sıkıntı O'nu yolundan çeviremez.

-Görürüz. Her karşılaşmada kendisini alaya lapı en mahcup hallere düşürelim de o zaman halini seyrederiz.

Amcasının vefatı islam düşmanlarını yüreklendirmişti. Onlar böyle konuşurken az ilerde Resulullah'ın geçmekte olduğunu farkettiler. Ve hemen tasmasından kurtulmuş azgın köpekler gibi öne atılarak Efendimizi toza toprağa buladılar.

Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, üzüntü ile evine geldi Hazreti Fatıma radıyallahü anha babacığının üstünü başını toz toprak içinde görünce hüngür hüngür ağlamaya başladı. Münkirlerin aşağılık hareketi sevgili kızlarının çok ağırınıa gitmişti. Gönlü yaralı baba evladını teselli ediyor.

-Amcam Ebu Talib hayatta iken bu kadar pervasız değillerdi. Sahipsiz kaldığımı zannediyorlar. Halbuki benim asıl sahibim Allah. Hak teala, beni elbette onlardan koruyacak ve nurunu ikmal edecektir. Hadi göz yaşını sil, üzülme. Bize sabır-sebat yakışır.

İki Cihan Güneşi, artan zulüm ve baskı üzerine bir müddet evlerine kapanarak pek dışarıya çıkmadılar. Günlerini Rabbine ibadetle geçiriyor.

Kureyş kafirlerinin, desteksiz kalan Allah Resulü'ne ettikleri fena muameleler ve en nihayet O'nu evine kapanma mecburiyetinde bırakmaları aslında kendisi de bir islam düşmanı olan Ebu Leheb'in kanına dokundu.

Ebu Leheb, yeğeninin evine gelerek kendisini himaye edeceğini bildirdi.

-Ebu Talib'in sağlığında olduğu gibi işine bak. Lat ve Uzza'ya yemin olsun ki seni düşman şerrinden koruyacağım. Çekinmeden vazifene devam et.

Sevgili Peygamberimiz, rahatladı ve amcasına teşekkür ederek insanları islam dinine çağırmaya devam etti... Böyle birg ün ahir zaman nesibi Peygamberlik icabını yerine getirirken dinleyenlerden İbni Caytala isminde bir haddini bilmez Allah'ın Habibine sövüp sayarak dil uzatma küstahlığında bulundu. O, bu edebsizliği yaparken Ebu Leheb çıka geldi ve İbni Caytalayı feci şekilde payladı. Caytala, herkesin içinde küçük düştü. Gururu kırılan münkir, bağır çağıra şehrin sokaklarında dolaşarak Ebu Leheb'in Müslüman olduğunu söyledi:

-Eyy Kureyşş! Ebu Leheb dinini bırakarak Muhammedi oldu! Haberiniz olsun! Ebu Leheb Muhammedi oldu!...

Müthiş haber, müşrikleri şaşkına çevirdi. Hemen Ebu Leheb'e koştular:

-Müslüman olmuşsun, öyle mi?

-Kim diyor?

-İbni Caytala.

Ebu Leheb şöyle bir alaylı güldükten sonra bir elini bir müşrikin diğer elini öbür müşrikin omuzuna koyarak:

-Hayır dostlarım. Ben Müslüman olmadım. Müsterih olabilirsiniz, o alçak yalan söylüyor. Ama biliyorsunuz Muhammed benim yeğenimdir. Ben, örf ve adetlerimiz icabı bir akrabama sahip çıkıyorum. Siz, kendi yakınınız olan birine kötülük yapılmasına razı olur musunuz?

-Haklısın. İnsan akrabasına elbette arka çıkar..

Bir zaman Ebu Leheb'in korkusundan kimse Resul-i Ekrem, sallallahü aleyhi ve Selleme ilişmedi. Ve mübarek peygamberimiz bu imkandan istifade ile insanları ebeadi saadete çağırmaya devam ettiler.

Ama..

Ebu Leheb'in desteği kısa sürdü.

Müşrikler, Hak dinin Peygamberini soruyorlar:

-O çok sevdiğin amcan Ebu Talib şimdi Cennette mi, Cehennemde mi?

daima doğruyu söylemiş, Muhbiri Sadık ne dese elbette doğru ne ise onu diyecektir.

-Kavminin yolundadır...

Ukbe ve Ebu Cehil göz göze geldiler. Büyük insanın ne demek istediğini hemen anlamışlardı. Peygamberimizden ayrılır ayrılmaz doğru Ebu Leheb'i buldular. Sualleri Ebu Leheb'in alnında patlayan bir yumruk gibiydi.

-Eb Ebu Leheb çabuk söyle! Müteveffa Ebu Talib Cehennemlik midir?

Ebu Leheb mosmor oldu.

-Bu da ne demek? Ne manasız şeylerle meşgulsünüz. Kardeşim elbette Cennete!...

-Kardeşin Cennette mi? Bir de hamisi olduğu Muhammed'e sor bakalım neredeymiş. Ebu Leheb'in gerginlikten alın ve boyun damarı çatlayacak gibiydi:

-Ya neredeymiş peki?

-Cehennemde. Muhammed böyle diyor.

-Kendisinden duymak isterim!

Diyen Ebu Leheb, dehşetli sinir buhranları içinde ve arkasında da iki müşrik olduğu halde Peygamberimize geldi:

-Seni o kadar görüp gözeten bir insanın cehennem ehli olduğunu söylemişsin. Ukbe Bin Muayt ve Ebu Cehil böyle diyor. Doğru mu?

-Benim vazifem doğruyu haber vermektir. Ben doğruyu söylemeğe memurum. Herkesin gönlüne göre konuşamam. İslamiyeti kabulden kaçınan kim olursa olsun akibeti cehennemlik olmaktır.

Ebu Leheb'in gözleri dışarı fırlayacak gibiydi. Kin ve ter içinde kaldı. Eliyle başlığını geri ittikten sonra havayı dövmeye başladı. Yumruğu örse inen çekiç gibiydi. Boşluğu hızlı ve deli deli yarıyordu.

-Sen görürsün. Bundan sonra sana nefes bile aldırmayacağım. Bu kadarı da fazla...

O, sallallahü aleyhi ve Sellem, ne etmişti ki? Yüce Allah'ın emirlerini bildirmenin dışında ne yapıyordu ki?

Sükut ettiler.

Sükut, ahmağa verilecek en güzel cevap.

derkenar

Nikah yapmak, benim sünnetimdir. Sünnetimi yapmıyan kimse, benden değildir.

Hadis-i Şerif

 

Peygamberimizin, sallallahü aleyhi ve sellem, tekrar evlenmesi de yine onuncu yıl içindedir. Hazret-i Hadice annemizin yokluğu şanlı Nebi'nin evinde aksamalara olaçmaya başlamıştı. Ev işleri, çocuklar hizmet bekliyordu. Omuzlarında dünya tarihinin en büyük ve mukaddes vazifesi İslamiyeti yayma işi olan bir Peygamberin dışarıda karşılaştığı akıl almaz çaptaki engelleme, zulüm, işkence, hakaretlerden başka bir de ev işlerinde yardımcısız kalması ve bu yüzden iç nizamının düşündürücü olmaya başlaması uygun değildi.

Bu sebeple Seyyidil Mürselin, mü'mine hanımlardan Hakim kızı Havle'nin ısrar ve aracı olması ile önce Hazret-i Aişe radıyallahü anha ile nikah yaptı. Sonra da Sevde binti Zam'a ile evlendi.

Şöyle:

Havle, radıyallahü anha, Efendimizi mutlaka evlenmesi icap ettiğine dair ikna ettikten sonra rızasını alarak Hazret-i Ebu Bekr'in, radıyallahü anh' evine gitti. Kendisinin teklifi ile Peygamberin Aişe'ye talip olduğu haberini Hazret-i Ebu Bekr'in hanımına müjdeledi. O esnada Hazret-i Ebu Bekr, evde yoktu. Gelince haber kendisine de duyuruldu. en büyük sahabi sevinçle üzüntü arasında kaldı...

Kainatın en makbul insanıyla akraba hele O'na kayınpeder olmaktan daha iyi bir şans düşünülemez. Bu sebeple sevinçli; ama, iki sebep sevincini gölgeliyor.

Birincisi:

-Fakat, dedi Ebu Bekr radıyallahü anh., ben, Peygamberle kardeşim; Aişe kendisine helal olur mu?

Dünür hanım Havle binti Hakim, Kılı Kırk yaran en mükemmel dinin sahibine gelerek kız babasının endişesini nakletti:

Güneş, Sevgili Peygamberimizin inci dişlerini öpüyor.

Güldüler:

-Biz, Ebu Bekr'le kardeşiz. Ama bu bir kan ve süt kardeşliği değildir. Biz din kardeşiyiz; din kardeşliği kız alıp vermeye mani olmaz...

Hazret-i Havle Ebu Berk efendimizin evine gelerek dinimizin bu husustaki ölçüsünü haber verdi...

Hazret-i Ebu bekr, nisbeten rahatlamıştı ama ya ikinci mani ne olacak? Aişe sözlüydü...

Aişe ve Mutim bin Adiy'in oğlu Cübeyr arasında Cübeyr'in İslamı kabul etme şartı ile söz kesilmişti...

Ebu Bekr, radıyallahü anh ciddi bir sıkıntı ile karşı karşıya bulunuyordu. Bir tarafta başına konmak için dönüp duran devlet kuşu, bir tarafta, verdiği söz. Sözünden nasıl cayabilirdi. Ömründe bir kerecik olsun verdiği sözden dönmemişti.

Kalktı Mut'im'in evine gitti... Cenab-ı Hak bir şeyi takdir edince bütün maniler ortadan kalkmaz mı?

Hazret-i Ebu Bekr, daha ağzını açmadan Mut'im'in hanımı damdan düşer gibi kestirip attı:

-Oğlumuz Müslüman olmayacak! Kızın senin olsun Cübeyr, baba dininden çıkacak ki Aişe ile evlensin! Öyle şey mi olurmuş?

Hazret-i Ebu Berk, kulaklarına inanmıyor. Mut'im'e döndü:

-Sen de mi bu fikirdesin?

-Evet! Biz söz'den caydık. Sen gelmeseydin biz gelecektik. Kızını istemiyoruz... Ebu Bekr, kuş gibi hafiflemiş olarak evine geldi.

Nikah, Şevval ayında kıyıldı. Düğünse üç yıl sonra Medine'de yapılacaktı. Yüce Allah, sevgilisine sıdkla bağlı olan bu seçkin insanı büyük bir mükafaata bağlı olan bu seçkin insanı büyük bir mükafaata kavuşturmuştu...kızı, Allah Resulünün zevce-i mutahharası olmuştu.

Hazret-i Aişe ile nikah kıyılmış ama biraz daha büyümesi için düğün tehir edildiğinden aile içi düzen bakımından bir şey farketmemişti. Bu yüzden Havle Hatun yine Peygamberimizin iznini alarak Sevde binti Zam'a'yı isteye gitti...

Sevde, beş-altı tane çocuğu olan dul ve yaşlıca bir kadın. Kocası ve amcazadesi Sekran bin Amr ile birlikte Müslüman olunca onlar da Habeşisstan'a gittiler... tekrar Mekke'ye döndürklerinde Sekran hastalandı... O günlerde Sevde radıyallahü anha bir rüya gördü... Ay, dalında kopmuş bir kavak yaprağı gibi süzüle süzüle kendi üstüne düşüyor.

Rüyayı kocasına anlattığında:

Sekran:

-Her halde ben öleceğim sen de benden sonra evleneceksin, dedi...

Sevde, Havle hatunun süpriz haberi ile karşılaşınca birden bu hatırası gözünde canlandı...

Bu sırada büyük Melek Cebrail aleyhisselam, Peygamberimize Hak teala'dan Selam getirdi ve:

-Ya kardeşim! Rabbim sana selam ediyor ve şu garip ve bizare Sevde'yi nikahına almanı istiyor, haberini verdi...

Küfrün, yılan dilli bir orman yangını gibi dört tarafı kuşattığı bir zamanda beş-altı çocuklu dul bir mümine kadın ne yapar; nasıl dayanır? O'nun elbette himaye altına alınması lazım...

Cenab-ı Hak, Sevde radıyallahü anha hazretlerinden ne kadar razı ki, Peygamberinden O'nu kendisine eş olarak seçmesini rica ediyor...

Sevde Hatun:

-Resulullah ile kendim konuşsam galiba iyi olur, dedi. Çünkü ben bir dulum ve üstelik çocuklarım var...

Havle hatun ile birlikte Resulullah'a geldiler...

Aydınlık ışıl ışıl, pırıl pırıl birgün.

-Ey Allah'ın Nebisi! Sizin nikahınızda olmak size hizmet etmek en büyük şeref ama benim tercih edilmem için hiç bir güzel sebep yok ki. Dulum küçük çocuklarım var... Sabah akşam gürültü ve haşarılıkları ie sizi rahatsız etmelerinden korkuyorum....

Sevgili Peygamberimiz:

-Başka bir mahzur var mı?

-Hayır ya Rasulallah. Daha ne olsun ki?

Daima müjdeleyici, daima kolalık gösterici, daima ferahlandırıcı olan Peygamberimiz şöyle dediler:

-Allah'ın rahmeti üzerine olsun ey Sevde.

Üzülme.Kadınların hayırlısı ufak çocuklarından dolayı sıkıntı çekenlerdir.

.....

Düğün onuncu yılın Ramazan ayında yapıldı.

 

 

uhud'dan beter günler veya taif!

Mekke Ehalisi iman etmiyor. Müslümanlara çok sıkıntı veriyordu. İşkenceye başlamış, işi. azdırmışlardı. Resulullah çok üzüldü. Hicretten bir yıl önce elliiki yaşında idi. Zeyd Bin Harise'yi alarak Taif'e gitti. Taif halkına bir ay nasihat eyledi. Hiç kimse iman etmedi. Alay etdiler. işkence yaptılar. Yuhaladılar. Çocuklar taşa tutdular. Ümmidsiz, üzüntülü, yorgun geri dönerken , mübarek bacakları yaralandı. Zeyd'in başı kan içinde kaldı. Çok sıcak bir saatte, yol kenarında bitkin halde oturdular. Orada bulunan bağ sahibi , Rebi'a oğuulları Utbe ve Şeybe adanda iki zengin kardeş, köleleri Addas ile birer salkım üzüm gönderdi. resulullah "sallallahü aleyhi ve sellem", üzümü yirken Besmele okudu. Addas "radıyallahü anh", o zaman hırıstiyan idi. (Yıllarca buradayım. Kimseden böyle söz duymadım. Bu nasıl sözdür) dedi"

TAM İLMİHAL

Seadet-i Ebediyye

43. Baskı 331.Sh.

Ebu Leheb'in Yeniden Saflarına dahil olması ile küfür cephesi daha da azıttı. Bu şartlarda Mekke'de İslam'ı yaymak nerede ise imkansız hale gelmişti.

Sevgili Peygamberimiz, onuncu yılda Şevvalin yirmiyedinci günü yanına evladlığı Zeyd bin Harase'yi de alarak Taif'e gittiler...

Belki, bu şehrin insanlarını Müslüman yapmak mümkün olurdu... Bu ümidle önce Beni Bkr ve Vayil kabilesine vardılar; dini islamı anlatıp nasihat ettiler. Allahü teala'dan bahsettiler, son Nebi olduklarını açıkladılar...

Fakat hiç ir şey tesir etmedi; kimse iman şerefine kavuşamadı. bu iki kabilede netice alamayınca Kahtanlılara gittiler... Anlattılar, anlattılar. bu kabile mensupları azcık yumuşar gibi oldularsa da vazgeçtiler. Büyük Peygamber ümidlerini kırmayarak Zeyd radıyallahü anh ile birlikte Sakif kabilesini buldular.

Sakif'in üç büyüğü vardı; üç kardeş: Abdi Yalil, Mes'ud, Habib...

Aziz peygamberimiz, Sallallahü aleyhi ve Sellem, bunları hidayete çağırdı; kendilerine dinimizi izah buyurdu. Fakat kalpleri mühürlü bu adamlar, Efendimize hakaret ederek; nefret kusmaya başladılar:

Biri:

-Sen Peygamber falan değilsin; anlattıkların yalan dedi.

İkincisi:

-Allah, Peygamber olarak gönderecek senden başka kimse bulamadı mı? Diye ağır bir söz sarfetti.

Üçüncüsü:

-Seninle ne konuşulur ki? Eğer, Peygambersen çok yüksek mertebedesin, sana muhatap olamayız. Peygamber değilsen bizimle işin ne?

Taif sert kayalıklar gibi. Bu sözler, taşlara kayalara anlatılsaydı belki o cansız varlıklar çatlardı ama işte Kureyş kafirlerinden sonra Taif müşrikleri de insafsız bir katılık içindeydiler. yüce peygamber, Taif'de bir miktar olsun taraftar kazanacağını tahmin etmişti; fakat ne yazık ki onardan umduğu anlayışı bulamadı.

-Bari dedi, habibullah, bu sözleri başka yerde söylemeyin. Konuştuklarımız aramızda kalsın. Bu iyiliği olsun yapın.

Maksatları Kureyş zalimlerinin Taif'den kuvvet bulup daha da kudurmamasıydı. İlahi cilve... Bir aylık Taif çalışması böyle bir sonla kapanıyordu... Taif'in liderleri bu en masum ricayı alay dolu küçük kahkahalarla karşıladılar...

-Demek konuşulanlar aramızda kalsın öyle mi? Merak etme aziz Peygamber! Biz sır saklarız; üzülme. Elbette kimse duymayacak.

Ahiz zaman Nebisi, Hazret-i Zeyd ile birlikte elem ve kederler içinde yeniden Mekke yoluna çıktı. Az bir mesafe almışlardı ki atılan taş ve yuha çığlıkları ile ürperdiler. bir sürü serseri iki gece olarak yol kenarına dizilmiş, insanlığı kurtuluşa çağıran Hak Peygambre sövüp sayıyor ve eteklerine doldurdukları taşları gözleri döne döne savuruyorlardı.

-Deli, büyücü! Demek Peygambersin ha! Hadi taşlar sana değmesin öyleyse!...

Zeyd, radıyallahü anh, nur etrafında dönen pervane gibi Sevgili Peygamberimizin çevresinde fır dönerek zalim taşlara hedef oluyor ve Peygamberini korumaya uğraşıyordu.

Fakat ne mütecavizler üç beş kişi, ne taşar beş on tane... Yağmur gibi taş yağıyor.

-Yapmayın, etmeyin, yalvarıyorum, biz size ne yaptık, sonra pişman olacaksınız atmayın, bu suçu i=lemeyin, ilişmeyin bize, bırakın yolumuza gidelim!

Hazret-i Zeyd, bir taraftan Peygamberimizi hedef olmaktan kurtarmaya çabalarken aynı zamanda saldırgan sürüsünü de iknaya çalışıyordu...

Ama laf anlayan olmadığı için kendisi ve Peygamberimiz kanlar içinde kaldı.Efendimiz ayağından, fedakar Zeyd başından yaralanmıştı...

Taş atıp yuha çekenler öylesine zamlid ki Sevgili Peygamberimiz, yapılan hücumlardan dermansız kalıp yere oturmak zorunda kaldığında ayağa kaldırıp zorla yürütüyor ve taşlama ve yuhaya devam ediyorlardı... Allah'ın hikmeti bunlar Mekke müşriklerinden beter çıkmıştı. Taif zulmü iki garip yolcunun düşe kalka yaralana yaralana kanlar içinde Mekke ile Taif arasında Batni Nahle isimli yere varmalarına kadar sürdü. Buraya geldiklerinde bir bağ gördüler ve kendilerini yorgun ve bitkin bir halde bir asma gölgesine attılar...

Sevgili Peygamberimiz biraz dinlendikten sonra kanlarını sildi, abdest aldı ve iki rekat namaz kıldı. Ve o an bile yüce Allah'a ne güzel dua etti.

-Ya Rabbi; sana zaaf ve aczimi arz ederim. Sana muhtacım. Merhametlilerin en merhametlisi, keremlilerin en keremlisi sensin. Kusurların mazeretini sen kabul eder, yolunu şaşırmışlara sen hidayet verirsin. Sen, kalbi kırıkların sığınağısın. Ey Allah'ım dualarımı da ancak sen kabul edersin. Halbuki bakaları benden yüz çevirir ve kalbimi kırar. Ya Rabbi hatalarım sebebiyle affına sığınıyor; rızanı istiyorum. La havle vela kuvvte illla billahil aliyyilazim...

...Bağ sahipleri Utbe ve Şeybe, yerleri yüksekte olduğu için Resulullaha apılanları ve onun arkadaşı ile birlikte bağlarına sığınmasını görmüşlerdi... Acıdılar ve köleleri Addas'a iki yabancıya üzüm götürmesini söylediler. Addas, üzümü ikram edince Büyük nebi, yemeye Besmele çekerek başladı. bu, az ileride oturmuş kendilerini seyreden Addas'ın dikkatini. Kölenin bir şey daha dikkatini çekmişti. bu yabancının yüzünün nuru... Evet, şu kadar kahır ve sıkıntıya rağmen onun yüzünde başka kimsede görülmeyen bir güzellik vardı...

Addas dayanamayarak sordu:

-Bu kadar senedir buradayım üzüm yemeye başlarken söyldiğin sözü ilk defa duyuyorum. Bu nasıl bir kelime?

Bu defa Peygamberimiz sordular.

-Nerelisin.

-Ninovalıyım.

-Ya? Yunus aleyhisselamın memletindenmişsin.

-Sen Peygamber misin?

-Evet.

-İsmin ne?

-Muhammed.

Yüzü böylesine güzel; sözleri kadar tatlı bir insan imsansız yalan söylemez. Seni incil ve Tevrat'ta okudum. Benim bildiğime Allah, seni Mekke'de vazifelendirir. Fakat Mekke'liler sana inanmayıp eziyet ederek şehirden çıkma mecburiyetin bırakırlar ama bir zaman Mekke'yi fethedersin. Sen Hak Hak Peygambersin; kaç zamandır haberini ekliyordum. Sanu lutfen dinini öğret... iman ediyorum. İşleri güçleri hak yemek, dünyalık toplamak olan şu zalim şehvetperestlerden bıktım. İyilik fukarası bu adamlardan nefret ediyorum.

Diyerek mübarek Peygambemerimizin el ve ayağını öptü... Peygamberimiz Addas'a İslamiyeti öğrettiler. Böylece bir köle daha Sultan oldu.

Utebe ve Şeybe, epeyce uzatan olanları görüyorlar. Addas'ın Resulullah, sallallahü aleyhi ve selleme gösterdiği hürmeti farkedince şaşırdılar ve...

-Eyvah, dediler, köle elden gidiyor.

Addas, müslüman olunca Peygamberimizin yanında kalmak ve kendisine hizmet etmek, gelecek sıkıntıları göğüslemek istediğni arz etti.

Allah'ın Resulü; tebessüm ve teşekkür ettiler:

-Hayır, buyurdular. Şimdilik efendilerinin yanında kal. Az zaman sonra ismim her tarafta duyulacak. O zaman bana gelirsin...

Büyük Nebi ve Zeyd radıyallahü anh, bir müddet dinlendikten sonra Addas'a veda ederek mekke'ye doğru yürümeye başladılar.

Addas, bağ sahiplerine gelince Utbe ve Şeybe kendisine çıkıştılar:

-Ne oldu ki, O adamın elini-ayağını öptün?

-Bunu siz bilemezsiniz.Bana öyle bir şey söyledi ki ancak Peygamberler haber verebilir...

Efendileri Addas'a daha çok sinirlenerek, ağırdılar:

-Hadi canım şuradan! Peygambermiş. Seni kandırmış.

Addas, huzur içinde cevap verdi:

-Siz ne söylerseniz söyleyin.O, yeryüzünün en üstün insanıdır...

İki kardeş irkildiler, bir tuhaf oldular fakat bir şey demediler.

Peygamberimizle evladlığı Zeyd Mekke'ye doğru yaklaşırken, üstlerinde bir beyaz bulutun onları yakıcı, kaynatıcı güneşten koruduğunu farkettiler. Allah'ın Habibi dikkatle bakınca bulutun içinde Cebrail aleyhisselamı gördü.

Büyük Melek Şanlı Peygamberi selamladıktan sonra:

-Sana Mekke ve Taif'den reva görülen kötü muameleler Allahü tealanın malumudur. Bu sebeple vereceğin emri ifa için dağler meleğini de benimle yolladı. kendisine istediğni emredebilrsin, dedi.

Bunun üzerine dağladan sorumlu melek, selam ve hürmetlerini arz ederek konuşmaya başladı:

-Emret; Kuaykan ve Ebu Kubeys dağlarını şu isyankar insanların üzerine devireyim. Sana tabiyim.

Peygamberimiz şöyle buyurdular:

-Hayır! Ben alemlere rahmet olarak gönderildim. Bunlar zalim. Fakat nesillerinden temiz müminler gelebilir. ben buna duacıyım.

Akşam oldu. Yeryüzünün en kahraman, ama en garip iki insanı namazdalar.

Efendimiz, İmam Errahmar Suresini okuyorlar.


.............

 

Bu esnada Nusaybin cinnilerinden dokuz kişi de orada hazır. dikkatle Resul-i's-sakaleyn/İnsanların ve cinnin Peygamberini dinliyorlar. Kur'an'a hayran kaldılar. Namaz bitince göze göründüler. Peygamberimiz bunlara İslamiyeti anlatarak onları imana çağırdı. Reteddüt etmeden müslüman oldular ve çeşitli zamanlarda Resulullah'a yeni arkadaşlarını getirerek öbek öbek hak dine girdiler.

Ahir zaman Peygamberi ile uğruna canını tereddütsüz feda etmeye hazır Zeyd radıyallahü anh, Addas ile karşılaştıkları bu yerde bir kaç gün kaldılar. Çünkü; müminlerin Mekke-i mükerreme'den yolladıkları haberlere nazaran düşmanlar, Sevgili Peygamberimize Taif'te yapılanları öğrenmiş ve bu sebeple cür'etleri artmıştı. bir çılgınlığa kakışmaları hiçten bile değildi. Peygamberler Peygamberi en emniyetli yer olarak hira mağarasını düşündü. Kısa bir zaman için buraya çekildiler... Ortalık yatışınca da bir köylü vasıtası ile Süheyl bin Amr'e Mekke'ye girebilmeleri için aracı olmasını rica ettti. Süheyl, kendisinin taşralı olduğunu; istenen desteği vermeğe kudretinin yetmeyeceğini haber saldı.

Efendimiz bu defa Humsaal ismindeki köylüyü Adiy oğlu Mutim'e gönderdi. Mutim "Peki" dedi ve Peygamberimizle Hazret-i Zeyd Mekke'ye girerken yedi oğlu ile birlikte silahlı vaziyette onlara sahip çıktılar.

Peygamberimiz önce Kabe-i Şerifi ziyaret ederek iki rekat namaz kıldı...

Seneler sonra bir gün Aişe radıyallahü anha validemiz bu sıkıntı dolu günleri hatırlatan bir sual tevcih ettler:

-Ya Resulallah, Uhud harbinden daha kederli bir günün oldu mu?

-Taif'lilerden gördüğümü Uhud muharebesindeki kafirlerden çekmedim.

Hiç bir Peygamberin yaşamadığı kadar sıkıntılar silsilesi...

 

mîrac

Cebral, Kabe'nin kapısı yanında bana imamlık etti. İlk gün fecir doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi güneşin üst kenarı ufukta kaybolurken akşamı, gün kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günse sabah namazını hava aydınlanınca, öğleyi her eşyanın gölgesi kendi boyunun iki katı olunca, ikindiyi hemen bundan sonra, akşamı iftar saatinde, yatsı namazını gecenin ilk üçte biri dolunca eda ettik. Cebrail aleyhisselam şöyle dedi. Evvelki Peygamberlerin olduğu gibi senin kılacağın beş vakit namazın da eda edileceği zaman budur. ümmetin günde beş kere namazlarını bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar.

Mirac'dan Ümmetine Beş Vakit Namazı

Hadiye Getiren

Sevgili Peygamberimiz

 

Taif vahşetinden dönen Sevgili Peygamberimiz ve Haris bin Zeyd, Mekke'ye gece gelmişlerdi. Şehir uykuda... Tek tek bazı evlerden zayıf sarı ışıklar sızıyor. İzaklardan gelen cırcır böceklerinin sesi, bir neşe vermiyor. Köpekler, gecenin yalnızlığına doğru uzun uzun ama tedirgin havlıyor. Gökyüzünün derinliğinde ürperen yıldızlar bir tehlikenin habercisi gibi. her köşe başı beklenmedik bir tuzak olabilir.

Bu sebeple Hace-i Kainat, sallallahü aleyhi ve sellem Zeyd radıyallahü anhı bir münasib yerde eve yollarken kendisi muhtemel takipçilerine karşı iz değiştiriyor.

Mekke müşrikleri, Taif'de yapılanlardan ayrıca cesaret buldukaları için her çılgınlıgı fütursuzca işleyebilirler. Gece kanlığında yapılacak bir suikast... Hayır! Allah korusun...

Bunun için Peygamberimiz amcasının kızı Ümmi Hani'nin kapısını çalıyor.. Serin bir rüzgar hışırtısının uyutuğu gecede dikkat çekmeyen küçük tıklamalar. Bütün mekke gibi Ümmi Hani'nin evinin kaç kere daha vurulunca içerden beklenen ses işitildi. Ümmi Hani soruyor:

-Kim o?

-Muhammed! Amcan oğlu.. misafir kabul eder misin?

O, henüz müslüman değil ama bir büyük insanın kapısına gelmesinden son derece heyecanlı. Aceleyle cevap veriyor:

-Kabul ne kelime... Senin gibi doğru sözlü, emin ve asil bir insanın şu haneyi şereflendirmesinden kıymetli ne olabilir? Buyur.

Efendimiz teşekkür ederken Ümmi Hani hayıflanıyordu:

-Keşke geleceğini bildirseydin; yemekler hazırlardım. Şimdi yiyecek ir şey yok. Ne aksilik ama... tüh... keşke önceden haberim olsaydı!...

Halbuki O, öylesine ızdıraplı anlar yaşadı ki üzüntü ve yorgunluktan yemeği hatırlayacak halde değil. Mecalsiz bir vaziyette.. Ama bu halde bile tek eyi düşünüyor...Bir tek şeyi: Allah'ı ve O'nun razasını.

-Ne yiyecek istiyorum ne içecek. üzülme ve hiç bir şey için zahmet etme. Rabbime ibadet edeceğim; O'na yalvarağım kadar emniyetli bir ye olsa kafi. Başka şey lazım değil.

Ümmi Hani, Resulullah'a münasip bir yer gösterdikten sonra kendisine leğen, ibrik ve namaz kılması için bir hasır verdi... Ve hayırlı geceler dileyerek ayrıldı.

Ev sahibesi şimdikendi odasında düşünüyordu:

-Amcazademin düşmanı çok. Onun buraya girdiğini görmüş veya duymuşlarsa mutlaka baskına kalkışırlar. Böyle bir şey yapılırsa şerefim iki paralık olur.

Evet; gerçekten şerefi iki paralık olurdu. Çünkü devrin adetine göre misafir en makbul şekilde yedirilir, içirilir ve her nevi tehlikeden korunur. Bunu yapamayan biri ise kimsenin yüzüne bakamaz.

Ümmü Hani, babasından kalma kılıcı alarak dışarıda nöbet tutmaya başladı. Usul usul evin etrafında geziniyor.

Yiğit kadın, dışarıda güvenliği temin ederken Sevgili Peygamberimiz, abdest alarak yatısı namazını eda etti ve Rabbine yalvarmaya başladı. Af diliyor; İnsanların iman etmesini niyaz ediyordu. Böylece bir hayli vakit geçti. Yorgunluk beşer kudretinin son sınırlarına gelmişti ve O, bugün en kederli zamanlarından birini yaşıyordu... Uyuya kaldı. Ama kendine has üstünlüklerden biri olarak gözleri uyuyor, kalbi uyumuyor.

Bu eve sığınmak çok mühim.

Bu yorgunluk çok mühim.

Bu uyku çok mühim.

Zira bunlar ilahi merhamete vesile ve tarihin en yüksek vak'alarından biri olan Mirac'a sebep oldu... Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve selleme bu benzersiz nimeti bahşeden Allah'ımıza sonsuz hamd olsun...

Peygamberlik vazifesini aldığı andan şu ana kadar senelerden beri büyük bir imtihanda. İnsanlığı hidayete kavuşturmak için tatlanılan yüzlerce, binlerce sıkıntıya başka kim nasıl dayanabilir? O, sallallahü aleyhi ve sellem, muazzam bir sabır, müthiş bir tevekkül ve çelik gibi irade ile dayandı. En aleyhte, en tehlikeli, hatta hayatı pahasına olan şartlarda bile üzerine aldığı büyük vazifeyi asla taviz vermeden ifa etti. bunu ifa ederken de karşılaştığı sıkıntılardan, çektiği çilelerden dolayı en ufak şekilde şikayetçi olmadı. Aksine kendini kusurlu gördü. Rabbinin razasını kazanıp kazanmama hususunda endişelendi; af dilediş insanların saadeti için dua etti. Arkadaşlarını sabra ve en ağır şartlarda bile şükre alıştırdı. Her şeyi ile mücessem İslam ahlakı...

On seneden fazla bir zamandır dayanılmaz meşakkatlere tahammül eden böyle bir peygamber elbette ilahi mükafaatlara kavuşacaktır.

Allahü teala, Cebrail aleyhisselama buyurdu:

-Sevgili Peygamberim çok üzüldü. Vücudu yaralı, kalbi kırık. Ama o halde dahi düşündüğü tek şey benim rızam. Bu sebeple git Habibimi bana getir. Yolunda olanlara hazırlandığım cennet nimetlerini ve kendisine düşmanlık edenleri bekleyen azapları görsün.. O'nu bizzat ben teselli edecek ve kırık kalbini kendim tedavi edeceğim..

Cenab-ı Hak devam buyurdu:

-Bu geceki taat ve ibadetin Sevgili Peygamberimi davet olsun. kanatlarını cennet takıları ile süsle, hizmet kemerini tak, tacını giy. Melekler, semaları nur ile doldursun; sıdk ve safa nöbetçileri sevinç kösünü çalsınlar. Sekiz cennet tezyin edilsin. Cehennem yumuak ve sakin olsun. denizler ve rüzgar harekesizce dinlesinler.

Nuh, İbrahim, İsa gibi Peygamberlerin ruhları hazır olsun. Yeryüzündeki bütün kabirlerden azab kalksın. İ

İlahi kelam devam ediyor:

-Git cennetten bir burak seç ve Resulüm var selamımı söyle ve davetimi bildir...

Cebrail aleyhisselam, Cennete giderek kırkbin yıldır bu anı bekleyen "Burak" isimli cennet atını buldu. Beyaz renkteki Burak'ın alnında Kelime-i Tevhid yazılı idi... hayvanı alan büyük melek, bir anda Ümmi Hani'nin evine geldi. bu sırada dışarıda bir köşecikte uykuya mağlup olan Ümmi Hani, hiç bir şeyin farkında değil. içeri giren Cebrail, uykuda olan Sevgili peygamberimiz'in önce usulcacık ayak tabanlarını öptü, sonra mübarek ayaklara yüzünü sürdü ve yastığının kenarına ilişti. Cebrail'in kalbi cennet kafurundan ve kanı olmadığı için dudakları soğuktu. bu soğukluk Resulullah'ı uyandırdı. Hatemül Enbiya, uyanır uyanmaz insan şeklinde gelmiş olan vahiy meleğini tanıdı ve zamansız ziyaretinden doayı telaşlandı:

-Ey bütün mahlukların en mabulü!Ey Peygamberlerin Efendisi! Ey Allah'ın Sevgilisi, iyiller menbaı, üstünlükler sebebi, Nebiyyi muhterem. Ziyaretimden dolayı endişeye kapılma! Hak teala'nın Selamı var. Seni davet ediyor. Bu öyle emsalsiz bir nimet ki daha evvel hiç bir Peygambere nasib olmadı. Lütfen kalk gidelim.

Sevgili Peygamberimiz,kalkıp abdest aldı.

Cebrail aleyhisselam, kainatın efendisine nurdan bir elbise, başına yine nurdan bir sarık giydirdi. Beline yakut bir kemer taktı. Ayaklarına bir çift zümrüt nalın verdikten sonra, üzerinde her biri ülker yıldızı gibi ışıldayan dörtyüz incinin takılı olduğu bir asayı takdim etti.

Muhteşem Peygamber ile en büyük melek el ele tutuşarak Kabe-i Şerife geldiler. Her yer ve herkes uykuda; bir yıldızlar uyanık. Sayısız yıldız, oyun için koşturan çocuklar misali cıvıl cıvıl. Ay, güleç yüzlü bir anne gibi yıldızları vakur ve temkinli uzaktan seyrediyor.

Efendimiz, Beytullah'ı yedi defa tavaf ettikten sonra Hatim adlı yerde bir miktar istirahat ettiler.

Cebrail aleyhisselam, burada mahlukatın en iyisini bir kere daha manevi ameliyata tabi tuttu. Efendimizin göğsünü yararak Kalbini çıkarıp zemzem suyu ile iyice yıkayıp ak-pak ettikten sonra bir altun leğen dolusu hikmet ve marifeti o mübarek kalbe boşalttı. Ve göğüs kapatıldı.

Rıdvan aleyhisselam ismindeki cennet meleği ile Mikail aleyhisselam, İsrafil aleyhisselam ve daha yüzlerce melek bu sırada Cebrail aleyhisselama yardım ediyorlardı.

Resulullah hiç bir acı- sızı işitmedi. ameliyat bitince ayağa kalktı. Cebrail, Burak'ı getirdi ve İsra yani gece yolculuğunun bu binekle olacağını meleklerin yol gözlemekte olduklarını haber verdi.

Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhii ve sellem Burak'ı görünce mahzunlaştı ve düşüncelere daldı..

Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama nida buyurdu:

-Ey Cebrail sor bakalım! Habibim neden mahzunlaştı.

-Ümmetimi fikrediyorum, dedi en büyük Peygamber, ben bu kadar izzet ve ikram görmekteyim, Hizmetime melekler ve cennet atı Burak veriliyor. Uzak mesafeleri bir anda aşacağım. Kıyamet günü ümmetim ne yapacak? Arasat meydanında ve kızgın güneş altında açık baş yalın ayakla elli bin yıl nasıl bekleyecekler; buna nasıl tahammül edecekler ve otuzbin yılda geçilen Sırat köprüsünü onca günühları ile nasıl katedecekler.. Burak'ı görünce bir an bunları düşündüm. Bu sebeple şu en mes'ud zamanda gayri ihtiyari teessüre kapıldım..

Bunun üzerine fermanı ilahi nazil oldu;

-Ey Habibim üzülme! Sana gönderdiğim gibi yolunda giden müminlerin kabirlerine de Burak yollayacağım; Mahşer'e Burak'la gelecek ve Sırat'ı bununla geçecekler. Habibimin ümmeti binlerce senelik zamanı sadece bir ân olarak yaşayacaklar ve hiç bir sıkıntı çekmeyecekler.

Resulullah, Burak4a bindi. Hayvan o kadar hızlı gidiyordu ki bir adımda varılmaz uzaklıktaki ufuklar geride kalıyor. Resullulah, bir ara hayvanı idare için dizginlerini çekecek olduysa da Cebrail aleyhisselam:

-Zahmet etme. O, bu iş için hususi vazifelidir. Gideceği yeri bilmektedir, dedi. İsra/gece yolculuğu esnasında dört ayrı yerde durarak namaz kıldılar. İlk durak Medine-i Münevvere oldu.

Cebrail:

-Burası, Medine şehri, dedi. Yakında buraya göçeceksiniz.

Sonra, Musa aleyhisselam Cenab-ı Hak ile konuştuğu Tur-i Sina'da ve İsa aleyhisselamın doğum yeri Beyt-i Lahm'da namaz kıldılar ve Mescid-i Aksa'ya geldiler; Yani Kudüs'e. Cebrail aleyhisselam, Burak'ın yularını parmağı ile deldiği kayaya bağladı. Bazı Peygamberlerin ruhları insan şeklinde olarak Mescid-i Aksa'da hazırdı. Nur yüzlü, huzur bakışlı, Sevgili Peygamberimiz, nir yüzlü çiçek gülüşlü Peygamberler tarafından karşılanıyor. Cemaatle namaz kılmak için imam olması evvela Âdem aleyhisselama teklif edildi, özür diledi ve Sevgili Peygamberimiz varken imamlık yapmasının mümkün olmadığını beyan etti. Nuh aleyhisselamdan imamlığa geçmesi rica edildi. İnsanlığın ikinci babası da aynı mazereti bildirdi.

İkinci en üstün Peygamber İbrahim Halilullah'a "Siz buyurun" dendi; aynı bahaneyi ileri sürdü. Hazreti Cebrail, Peygamberimize:

-Sen varken kimse imam olmaz, hakikatini arz etti.

Bunun üzerine o mübarek tablo doğdu... Resulullah imam ve bir çok Peygamber, bir çok melek cemaat olduğu halde iki rek'at namaz kılınıyor. Öyle bir namaz ki İslam tarihinin, dünya tarihinin belli başlı dönemeç noktalarından biri...

Dünya dünya olalı böyle bir ibadete şahid olmamış.

Namazdan sonra Cebrail, aziz misafire bir bardak cennet şarabı ve bir bardak süt sundu. Hazreti Peygamber, sütü tercih buyurdular. Cebrail aleyhisselam memnuniyetini dile getirdi.

-İki cihan saadetini seçtin...

Sonra bir kab su ve bir kab bal getirdiler. Yüksek Peygamber ikisini de kabul buyurdular. Hazreti Cebrail buna da sevindi:

-Bal, ümmetinin kıyamete kadar var olacağına; su da bu seçkin ümmetin günahlarının temizleneceğine işarettir.

...İnsanların en hayırlısı ve Peygamberlerin en üstünü, diğer Peygamberlere veda ederek Cebrail ile birlikte sahra'ya geldiler; burada Miraç "yürüyen merdiven" diyebileceğimiz bir vasıta bekliyordu. Miracın diğer ucu tâ asumanda kayboluyor. Meleklerin kullanmalarına mahsus olan bu merdiveni müminler ölürken görecekler.

Melek ve Peygamber Miraca adım attılar...Ve yükselme başladı. Resulullahın sağında seksenbin, solunda seksenbin olmak üzere yüzaltmışbin melek, ellerinde arz nurundan meş'aleler olduğu halde ilahî yolculuğa eşlik ediyorlar.

Senelerdir kendisi ve arkadaşları en zalim işkencelere maruz kalan Peygamberlerin efendisi, şimdi sabırlarına bir büyük bir benzersiz armağan olarak ilmel yakîn mertebesinden aynelyakîn mertebesine yükseliyordu.

Resulullah, ibirci kat gökte Âdem aleyhisselamı gördü. İlk Peygamber, son peygamberi sevgi ile selâmladı ve hayır dualar etti. Ayrıca birinci kat gökte ayakta huşu içinde duran ve "Sübbûhun kuddusün rabbil melâkite verrûh" diyerek Cenab-ı Hakkı anan melekler vardı. Sevgili Peygamberimiz Cebrail'e:

-Bunların ibadeti bu şekilde mi? Diye sordular.

Cebrail:

-Evet, dedi. Bu melekler yaratıldıkları ândan beri bu hal üzredirler ve kıyamet kopuncaya kadar da böyle kıyamda kalacaklardır.

Haberini verdi ve bir tavsiyede bulundu:

-Hak teâlâ'dan bu ibadeti ümmetin için de dilemeni tavsiye ederim.

İşte namazda ayakta duruşumuzun mânâsı. Allah'ın Resulü o ibadetten ümmeti için de isteyince bizlere bu nimet nasib oldu.

Peygamberimiz, birinci gökte bazı insanlar gördü ki melekler tarafından suçunun ağırlığına göre çeşitli biçimlerde ceza görüyorlardı. Merak edip Cebrail'e sorunca; bunların mamazda rüku ve secdeleri tam yapmayanlar, Cumayı ve cemaatle namazı terkedenler, zekât vermeyenler, fakirlere acımayanlar, haram yiyenler, emanete hıyanet edenler, gıybet edenler, içki içenler, yalancı şahidlik yapanlar, faiz yiyenler, zina edenler, babasına karşı gelenler olduğunu öğrendi.

Sevgili Peygamberimiz, bu katta bir de Allah için namaz kılanları gördü. Neş'e ve sevinç içindeydiler.

Ayrıca bir denizle karşılaştılar. Dağ gibi dalgaları olan sütten daha ak bir suydu. Bunun ne denizi olduğunu Cebrail aleyhisselama sordu, Melek:

-Bu, dedi Hayat Denizi'dir.

-Dünyanın sonunda Hak teâlâ, ölüleri dirilteceği zaman bu denizden dünyaya yağmur yağdıracak ve çürüyüp toz toprak olmuş insanlar, dirilerek ayağa kalkacaklardır.

İkinci kat göğün vazifeli meleği Resulullah'a "merhaba" diyerek hararetle selâmladı. Efendimiz burada Yahya aleyhisselam ile İsa aleyhisselamı gördü. Peygamberimizi karşılayarak kendisi ile müsafeha yaptılar; Cenab-ı Hak'dan müjdeler verdiler.

Bir gurup melek rüku halinde ibadet ediyor ve sürekli o halde bulunuyorlardı. Cebrail, bu melekleri işaret ederek "Bunların ibadeti bu şekildedir. Kıyamete kadar böyle devam edecektir. Sen de Allahü teâlâ'dan ümmetin için bu ibadetten iste" dedi. İşte namazlarımızdaki rükunun sebebi.

......

Mirac üçüncü kat göğe yükseldi. Her semaya girişte olduğu gibi buraya da belli bir merasimle kabul edildiler. Yusuf aleyhisselam bu gökteydi.

Yusuf Peygamber de efendimizi karşılayıp müsafeha etti. Secdeye kapanmış öylece tesbih eden melekler görülüyordu. Cebrail yine hatırlattı "aman bu ibadeti dilemeyi unutma" namazlardaki secdenin hikmeti böylece doğdu...

Mirac, yükselerek yoluna devam etti. Dördüncü göğe geldiler. Bu katın saf gümüşten bir kapısı ve nurdan bir kilidi bulunuyordu. Kilitte la ilahe illallah Muhammedün Resûlullah yazılıydı.

İdris aleyhisselam dördüncü katta oturuyordu. Sevgili Peygamberimizi dualarla karşıladı.

Efendimiz burada bir kürsü üzerinde bir melek gördü; meleğin sağında nurani melekler, solunda zulmani melekler bulunuyor ve harıl harıl çalışıyorlardı. Cebrail, Efendimize "İşte Azrail budur" dedi. Büyük meleğin yanına vardılar. Cebaril aleyhisselam, Azrail aleyhisselamı Allah'ın habibine takdim etti. Azrail, yüzünde gülücükler açarak kalkıp Peygamberimizi saygıyla selamladı O'nu övdü:

-Ey Kendisinden daha üstün biri yaratılmamış olan büyük Peygamber merhaba! Hiç şüphe yok ki senin ümmetin de diğer ümmetlerden daha seçkindir. Hatırın için onlara öz anne-babalarından bile fazla acıyarak müşfik davranıyorum.

-Evet, dedi Resulullah. Ben de senden bunu rica edecektim. Ümmetim zayıftır, kendilerine güler yüzle görünmeni ve ruhlarını incitmeden yumuşaklıkla kabzetmeni istiyorum..

Büyük melek, yaptığı açıklama ile kıymetli misafiri rahatlattı:

-Seni kendisine sevgili olarak seçen ve son nebi yapan Allah için haber veriyorum. Cenab-ı Hak, gece ve gündüz yetmiş kere nida buyurarak bana şöyle emretmektedir: "Ümmet-i Muhammedin ruhlarını bedenlerinden kolay ve yumuşak bir şekilde al ve kendilerine nazik davran"... İşte ana-babalarından bile şefkatli muamele etmemin sebebi budur.

Daha sonra Cebrail ile beraber Beytül Mamur denen kızıl yakuttan yapılmış binaya gittiler. Efendimiz, Cebaril aleyhisselamın teklif ve ricası ile imam oldu, yedi kat göğün melekleri de tabi oldular; iki rek'at namaz kılındı. Kalabalık cemaati görünce Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellam kalbinden "Keşke ümmetim de böyle büyük cemaatlerle namaz kılabilseler" diye düşündü. Allahü teâlâ bu düşünceyi bir dua olarak kabul buyurdu ve Cuma namazı doğmuş oldu...

Peygamberimizi beşinci kat gökte Harun aleyhisselam karşıladı; selamlaştılar. Buradaki melekler, huşu ile ayakta durmuş sadece ayak parmaklarına bakıyorlardı. Bu ibadet de Resulullahın aşkına namazda müminlere nasib oldu..

Altıncı kata da yine belli usul ve meleklerin sualleri ile yükseldiler. Efendimizi burada Musa aleyhisselam selamladı. Meleklerin büyüklerinden Mikail aleyhisselam da bu gökteydi. Peygamberimizi görünce yanına gelerek saygılarını sundu ve O'nu sevindirici şeyler söyledi:

-Ümmetin gibi hayırlı bir ümmet hiç bir zaman yaşamadı ve onlara nasib olan nimetler de bu güne kadar k imseye lutfedilmedi. Ümmetinin derecesi diğer ümmetlerden yüksektir. Ne mutlu sana tabi olanlara; hayıflar olsun seni sevmeyen ve yolunda gitmeyenlere.

Peygamberimiz Mikail'e teşekkür etti; Cebrail ile birlikte ve yine belli usul ve kaidelerle yedinci kat göğe yükseldiler. İbrahim Aleyhisselam burada idi. Efendimiz selam verdi, selamını aldı ve:

-Merhaba salih Peygamber ve salih evlad, dedi ve şu tavsiyede bulundu; ümmetine söyle temiz ve latif topraklı cennete bol mikdarda ağaç diksinler..

Sevgili Peygamberimiz sordular:

-Cennete ağaç nasıl dikilir?

İbrahim Halilullah:

-Sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ ilâhe illallahü vellahü ekber, desinler buyurdu...

Peygamberimiz, atası İbrahim aleyhisselama veda etti; yanından ayrıldılar.

Cebrail, Allahın habibini Sidretül Münteha'ya götürdüler... Sidretül Münteha bir ağaç. Ama ne kadar güzel bir ağaç ki O'nu anlatmaya insan kudreti yetmez.

Cebrail aleyhisselam:

-Vazifem şimdilik buraya kadar. Daha ileriye gidemem. Buradan öteye bir adım atarsam yanar kül olurum...

Dedi ve altıyüz kanadını açarak eski haline döndü. İsrafil aleyhisselam, Resulullah'a hizmet görevini devraldı. Peygamberimizi kanatlarına bindirerek Hicab-ı Azamet'i iletti... Bu bölgede "Refref" adındaki yeşil renkli cennet yaygısı göründü. Refref'in ışığı güneşten daha fazlaydı ve sürekli olarak zik-i ilahi ile meşfuldü... Efendimizi selamladı. Refref'e binen Peygamberimiz, bu binek ile yetmişbin Hicap perdesini ve dolayısıyla Kûrsi, Arş ve Ruh âlemlerini geçtiler. Her perde geride kalırken Resulullah:

-Korkma ya Muhammed, yaklaş!

Hitabını işitiyordu.

Kâbekavseyn Makamı'na yaklaşırken Refref de daha öteye gidemeyip kayboldu ve inci'den bir at geldi. Sevgili Peygamberimiz Hicab-ı Kibriya'yı bununla geçti. Sonra at yok oldu ve Kâbekavseyn Makamı'nda Allahü teâlâ ile zamansız, mekansız yönsüz, harfsiz, kelimesiz v beş duyunun hiç biri olmadan ve insan idrak ve aklının anlamayacağı şekilde konuştu ve has ismi ile "rüyet" yani Allahü teâlâ'yı görme devleti nasip oldu.

Şanlı Peygamber, Rabbinin huzuruna kavuşunca O'nu şu şekilde selamladı:

-Ettehıyyatü lillahi vessalevatü vettayyibât...

Her türlü övgüye layık olan yüce Allah, sevgilisinin selamını şu karşılıkla kabul buyurdu:

-Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh..

Bunun üzerine Resulullah, cevap verdi:

-Esselamü aleyna ve alâ ibadillahis salihiyn...

ve yedi kat gökte bulunan melekler bir ağızdan tekrarladılar:

-Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh...

Allahü teâlâ dedi ki:

-Ey sevgilim; burada ikimizden gayri kimse olmadığı halde niçin aleyna/bize selam olsun diyorsun?

-Ya ilahi! Gerçi ümmetim bedenen yanımda değiller ama ruhları benimle. Bana selamını lutfederek kötülüklerden uzak tutun. Ahir zaman fitnesine uğramış o müminleri bu imkandan nasıl mahrum bırakabilirim?

Allahü teâlâ, Peygamberine iltifat buyurdu:

-Ey habibim! Bu gece benim misafirimsin. Benden dilediğini istemekte serbestsin.

Sevgili Peygamberimiz:

-Ya Rabbi! Ümmetimin günahlarını affını ve şu mirac nimetinden onların da istifade etmelerini talep ederim, diye arz ettiler.

Allahü teâlâ:

-O halde namaz kılsınlar, buyurdu ve ilave etti. Ey Habibim! Sen cennete girmeyince diğer enbiyadan hiç biri oraya giremez. Senin ümmetin cennete girmeyince de sair ümmetlerin cennete kabulü mümkün değildir.

Ve Bakara suresinin son ayetleri ile çekilen zulüm, işkence ve sıkıntıların bitmek üzere olduğunu müjdeledi. Böylece Âmenerresulü ile araya Cebrail de girmeden vasıtasız olarak; doğrudan doğruya Cenab-ı Hak tarafından vahiy tebliğ ediliyordu.

Sevgili Peygamberimiz, huzuru ilahide beşer aklının eremeyeceği kadar bol ve kıymetli nimet, saadet, hediye, derece ve mertebelere kavuştu.

Meselâ! Mahşer günü kabirden en evvel O'nun kalkmasına izin verilmesi, müminlere şefaat yetkisinin tanınması, cennete herkesden önce O'nun girebilmesi bu ziyaretin, namazdan başka diğer bir kaç ilahi lütfû.

Hakikaten, yüce Allah Son Peygamberin yaralı kalbini bizzat tedavi etmiş ve hiç bir Nebi ve Resule ihsan etmediği eşsiz bir ikramla O'nu ferahlandırmıştı.

Peygamberimiz, geldiği vasıtalarla tekrar Cebrail'in yanına döndü ve ilahi bir emirle Cebrail aleyhisselam, yaradılmışların en üstününe cennet ve cehennemi gezdirdi.

Zaman olmadığı ve miraç mücizesi ahirette geçtiği için ezel ve ebed bir anda birleşmişti. Bu sebeple O, sallallahü aleyhi ve sellem, son ümmetine kadar bütün müslümanların sonsuz alemdeki hallerini müşahede edebildi. Cennettekiler için sevindi, cehennemdekiler için istiğfar edip af diledi... Sonra Cebrail aleyhisselam ile birlikte ve yine Mirac vasıtasıyla Kudüs'e indiler. Cebaril, Efendimize veda ederek gözden kayboldu.

 

Sevgili Peygamberimiz, yeniden Burak'a binerek Mekke istikametine uçtu. Giderken yolda karşılaştıkları kervandan bir deve Burak'ın aniden görünmesi ve rüzgarından ürküp yere yıkıldı. Seyyidil Mürselin, Ümmü Hani'nin evine gelince Burak da ayrılıp kayboldu. İçeri giren büyük Peygamber leğendeki abdest suyunun hâlâ çalkalanmakta ve yatağının soğumamış olduğunu gördü. Ümmü Hâni de dışarıda herşeyden habersiz uyuyordu.

Mekke'den Kudüs'e, Kudüs'ten yedi kat göklere; Arş, Kûrsi, Ruhlar âlemi, Kâbekavseyn makamına gitmek; Cennet, Cehennemi gezmek yani Mirac mucizesinin tamamı tek ân içinde olmuştu. Öyle kısa bir zaman ki "ân" bile aslında mânayı ifade etmiyor.

Her şeye muktedir olan Cenab-ı Hak Resulüne uyanık olarak ve dünya gözü ile böyle bir mucizeyi yaşatmıştı.

Recep ayının yirmiyedinci Pazartesi gecesi vuku bulun zamanın zamansızlık noktasındaki bu büyük mucizeyi Resulullah ertesi sabah Kâbe yanına giderek yine risalet görevinin icabı oradakilere anlatıp onları islam dinine çağırmak istedi! Fakat müşrikler, her şeyi akıl ve mantık süzgecinden geçirdikleri için duyduklarından müthiş şekilde şaşırdılar..

Böyle şey olur mu? Mekke ile Kudüs arası bir aylık yol! O ise bir gecede bu kadar yola gidip-geldiğini söylüyor... Kahkahadan karınlarını tuta tuta gülüyorlar. Şamata gürültü diz boyu.

-Amma laf! Bir aylık yolu bir gecede git gel.

-Peygamber ya! Bizi akılsız sayıyor... Yoksa böyle bir sözü nasıl söyler.

-Hadi Ebu Bekr'e gidelim. Efendisinin dediğini haber verelim; bakalım böyle olmayacak bir iddiaya ne diyecek.

-Ebu Bekr akıllıdır, O'nun bir yalancı olduğunu artık kabul eder.

Hazreti Ebu Bekr'in kapısındalar; telaşla kapıyı çalıyorlar. İslamın büyük kahramanı kapıda görünüyor. Soran gözleri müşriklerin üzerinde:

-Hayırdır...

-Şer şer... Bak efendin işi nerelere kadar vardırdı.

-N'olmuş efendime?

-Sen bilirsin; Mekke-Kudüs arası kaç günlük yoldur?

-Bir ayda alınır.

-Yaşşa Ebu Bekr. Ne doğru söyledin.

-Ama Muhammed ne diyor biliyor musun?

Sevgili Peygamberimizin ismi geçince Ebu Bekr, radıyallahü anh, dikkat kesildi.

-Ne diyor?

-Bu gece, bir anlık zçaman içinde Kudüs'e gidip geldim, diyor.

-Hem sadece Kudüs'e değil; yedi kat göklere de gitmiş güya!.

Beklediler ki kendileri gibi Hazreti Ebu Bekr'de aklın dar kalıplarını aşamasın; ama O, en büyük hürriyetin teslimiyette olduğuna inanıyordu. Cevabı ile müşrikler buzdan hayret heykelleri haline geldi:

-O diyorsa doğrudur!!! Bir ânda gidip gelmiştir...

Müşrik kalabalığı şimdi renklerden renk beğenerek alı al, moru mor olmakla serbestler... Fakat bunlar mahcup olmaktan da nasipsizler, şu dediklerine bakın!

-Bu Muhammed sandığımızdan da kuvvetli bir büyücü. Baksanıza daha biz varmadan Ebu Bekr'i kıskıvrak tesirine almış. yoksa saçma bir iddia karşısında böyle konuşur mu?

Üstün faziletler ve yüksek ihlas sahibi büyük sahabi Ebu Bekr radıyallahü anh, efendimiz kapıyı çekerek içeri girdi. Dışarda kalan müşrikler söylene söylene dağıldılar. Biraz sonra Hazreti Ebu Bekr, elbisesini değiştirerek Kâbe-i Şerife geldi. Erişilmez basireti ile Sevgili Peygamberimizin büyük bir mucizeyi yaşadığını anlamıştı. Daha yaklaşırken, gül kokan kelimeler inci dişlerinin arasından ak güvercinler misali uçuşmaya başladı. Bir bayramı kutlayan mümindeki güzelim sevinci yaşıyordu:

-Bugüne kadar ne dediysen doğru dedin. Şimdi de ne diyorsan hep doğrudur. Yarın diyceklerinin doğruluğuna da iman ediyorum. Sen Muhammedül Eminsin. Sen her bakımdan üstün ve kusursuz bir Hak Peygambersin. Sen, öz canımızdan, ana-babamızdan, evlatlarımızdan dah azizsin. Seni bunlardan bile daha çok seviyoruz. Her şeyimiz uğruna feda olsun. Bizlere senin gibi bir Peygamberi lutfettiği için Cenab-ı Hakka sonsuz şükürler olsun.

Kelimeler arabçanın mükemmel kudreti ile gürül gürül akıyordu.

Sevgili Peygamberimiz, eşsiz dostu tatlı bir tebessümle dinledi. Ebu Bekr'in sözlerinin kalbine rahatlık verdiği belliydi. O'nun gösterdiği muazzam iman ve tasdiki zayıf inançları yüzünden sarsılan bazı müminleri de toparlamıştı. Müşrikler, Hazreti Ebu Bekr'in sözlerinden iyice sinirlendiler.

-Peki, dediler, sözlerinin isbatı nedir?

Efendimiz,

-Dönüşte bir Kureyş kervanına rastladık. Bir deve Burak'ın rüzgarından ürkerek yere yıkıldı. Başka bir kervanın sularından aldım. Yine yoluma çıkan bir kervandan kaçan bir deveyi tekrar kafileye kattım.

-Hayır! Bunlar kâfi değil! İnanmıyoruz! Bize Mescid-i Aksa'yı anlatacaksın! Müdahaleyi Ebu Cehil yapmıştı.

-Evet Ebu Cehil doğru diyor.

...ve başladılar suallari sıralamaya... Mescid'in kubbesi nasıl, kaç sütunu var, pencerelerinin şekli, sayısı, kapısı, binanın rengi gibi...

 

Evet O mübarek Peygamber Mascid-i Aksa'ya gitmişti... Bu bir hususi ziyaret değildi... Sonra seyahat gece olmuştu ve en mühimi de bunlar Resulullahın ahlakına aykırıydı. Zira O, edebinden karşısındakinin yüzüne bile bakmazken nerede kaldı ki bir mimar gibi mescidi tedkik buyursun.

Ama O bir Peygamberdi ve kendisini imtihana yeltenen şu insanlara elbette cevabı verilecekti. Cenab-ı Hak ânında Cebrail aleyhisselamı sevgilisinin yardımına koşturdu...

Cebrail, Efendimiz için Mescidül Aksa'nın görüntüsünü yalnızca O'na görünecek şekilde hazır etti.. Görüntüye bakan Peygamberimiz her suale tek tek cevap veriyordu...

Kudüs'e ve Mescidül Aksa'yı çok iyi bilen Hazreti Ebu Bekr, Resulullahın her cevabı üzerine:

-Doğru diyorsun. Senin Hak Peygamber olduğuna bir kere daha iman ediyorum!

Diyerek efendimizi tasdik ediyor, müşriklerinse üzüntüden kan beyinlerine sıçrıyordu.

Sevgili Peygamberimiz son suali de cevaplandırdıgında büyük dostu yine aynı sözü tekrarladı.

Ahir zaman Peygamberi, Ebu Bekr, radıyallahü anh'ın mübarek ve nurlu başına cihanın en değerli manevi tacını oturttular. Zira O, bunu muhteşem imanı ile gerçekten haketmişti:

-Sen Sıddıksın...

Müşrikler ne yaptı? Onlar "Bu işde bir sihir var" diyerek yine iman etmediler. Halbuki İblis, lanetlenmiş bir mahluk olduğu halde bir ânda dünyanın ucundan diğer ucua yetişirken, Allah'ın Sevgilisi olan en büyük Peygamber niçin kısa bir zamanda Kudüs'e ve göklere yükselmesin. İnsaf ve mantık damarları dumura uğramış olanların bunu kabul etmesi elbette beklenemez.

Zındıklarla Sıddıklar bir kere daha ayrılıyordu.

 

akabe

Şâhbâz-i evc-i kurb-ârâ habib-i Kibriyâ

Bülbül-i gülzâr-ı ve ednâ habib-i Kibriyâ

 

Câm-e mevvâc-ı her âyet neşvenin mestânesi

Feyzâb-ı sâgar-i ma'nâ habib-i Kibriyâ

 

Âlem-i feyz-i Hüdânın sâkin-i meyhânesi

Pâdişâh-ı hüsnde vâlâ habib-i Kibriyâ

 

Zerredir aşkında şekl-i müstedir-i nüh-kubâb

Âfıtâb-ı nûr-i şer'efza habib-i Kibriyâ

 

Suku Ukaz Panayırı Günleri. Mekke ve çevresi Hac ve alış-veriş için köylerden, komşu şehirlerden gelenlerle dolu.

Resulullah, her sene bu günlerde Mekke dışına çıkarak misafir kabilelere İslamiyeti anlatıyor.

Bisetin, kendisine Peygamberlik mes'uliyetinin tevdi edilmesinin onbirinci senesinde de öyle yapıyor.

Sevgili Peygamberimiz, kabile ve kalabalıklar arasında gezerek tebliğe müsait insanlar arıyor.

Burası Akabe.

Şu altı kişi insaf ehli olabilir.

Efendimizin nurlu dikkatleri bu altı yabancı üzerinde...

Es'ad bin Zürare, Râfi bin Malik, Avf bin Haris, Kutbe bin âmir, Ukbe bin âmir, Cabir bin Abdullah bin Riyab, Medine şehrinde.

Evet, bunlar Medineli ve Hazreç kabilesinden. Hazreçlilerin Haşimoğulları ile hısımlıkları da mevcut.

Resulullah soruyor:

-Siz kimlerdensiniz?

Yabancılar sualin sebebini bilmiyorlar ama "Bu nur yüzlü insan, bir hikmetle sormalı" diye düşünerek merakla cevap veriyorlar:

-Biz Hazreç kabilesindeniz; Medineli...

Sevgili Peygamberimizin aydınlık yüzü daha bir güzelleşti. Mütebessim dudaklarının aralığından inci dişlerini ışıltısı farkediliyor.

-demek Hazreçli. O halde uzaktan da olsa hısımız. Dedem Abdülmuttalibin annesi Selma Hatun'un mensup olduğu Neccaroğulları da sizin kabilenin bir şubesidir.

-A, evet doğru.

Beklediği yumuşaklığı bulan Allah Resulü:

-Lütfen şöyle buyurunuz. Oturalım. Sizle azcık sohbet etmek isterim...

Son Resul, muhatablarına evvela bir miktar Kur'an-ı Kerim okudu... Adamlar başları önlerinde dinliyor. Bu güzel yüzlü insan kim; şu okunan ne? Kur'an bitince bakışları bir birinin yüzünde. Çarpıcı kelimeler meraklarını son hududuna kadar kamçılamasına rağmen bir şey de soramıyorlar:

-Ben Peygamberim, dedi Resulullah. En son Peygamberim. İsmim Muhammed. Benden sonra bir daha Peygamber gelmeyecek. Kendisinden başka ilah olmayan Allahü teâlâ beni islam dinini yaymak için Resul olarak vazifelendirdi... Bana iman edenler olduğu gibi düşmanlık edenlerde var. Sizin diyeceklerimi kabul ederek cehennemden kurtulmanızı ve hidayete ererek cennet ehli olmanızı beklerim.

Medineliler, düşüncelere daldılar... Yoksa komşusu yahudilerin her darda kalışta: "Siz durun hak Peygamberin gelmesi yakındır. O, bir ortaya çıksın; biz kendisine tabi olarak sizinle o zaman hesaplaşacağız" dedikleri Nebi bu muydu?

Evet buydu yahudilerin kastettiği büyük insan; işte hemen yanıbaşlarındaydı.

......

Medine'de iki kabile vardı Hazreç ve Evs. Bir de yahudiler yaşıyor.

Bu iki kabile aslında iki kardeşten türedikleri halde birbirleri ile sürekli çekişme içinde oldukları gibi ayrıca yahudilerle de geçinmiyorlardı... Bu yüzden yahudiler, ne zaman zor durumda kalsa Hak Peygamberi beklediklerini o gelir gelmez kendisine iman ederek Hazreç ve Evs kabileleri ile döğüşecekleri tehdinini savuruyorlardı...

Peygamberimiz, Hazreçli bu altı kişiyi İslamiyete çağırınca akıllarına hemen yahudilerin sözleri geldi ve kendi kendilerine:

-Aman Son Peygambere tabi olma şansını düşmanımız o musevilere kaptırmayalım, diye fısıldaşarak Habibullah'a döndüler:

-Nasıl Müslüman olacağız, ne diyeceğiz.

Ne diyeceklerini Efendimiz öğretti ve O'nun öğrettiği gibi derhal imana geldiler. Allah'ın Resulü çok memnun. Altı kişinin aynı anda iman lezzetini tatması az şey değil. Helel bu altı müminin Medine'den olması hadiseyi daha çok kıymetlendiriyor.

Medineli altı mümin, radıyallahü anhüm ecmain, yüce Allah'a hamd Resulullah'a teşekkür ve birbirlerini tebrik ettiler... Bu ne büyük şanstı böyle? Şu kadar bin insan arasından devlet kuşu hem de Peygamber eliyle onların başına konuyordu.

Sevgili Peygamberimiz soruyorlar:

-İslamiyeti Medinelilere teklif için şehrinize gelsem bana sahip çıkar ve yardımcı olur musunuz?

-ah ya Resulallah! Sana nasıl köle olmayız? Ama malumaliniz olduğu veçhile bizim iki kabile arasında eskiden beri süre gelen kanlı kavgalar var. Lütfen önümüzdeki haç mevsimine kadar müsaade ediniz. Biz zaten İslamiyeti Medine'de yaymak için var gücümüzle çalışacağız.

Bunları söyleyen edebinden terlemişti. Kolay değil Peygamber huzurunda konuşuyor. Ve ikinci Hazreçli devam etti:

-Evet ya Resulallah! Allah yardımı ve zatıâlinizin duası bereketiyle var gücümüzle çalışacağız. Bakarsınız ve inşallah Evs'lilerden de mümin olanlar çokar.

Sözü üçüncü mümin aldı:

-Ve böylece o manasız didişme de bitmeye yüz tutar. İnşallah gelecek mevsimde Evs'lilerle birlikte yüksek huzurunuza geleceğiz.

Altı Sahabi, Medine'ye nur meş'aleleri gibi girdiler. İslamiyeti kapı kapı yayıyorlar. Medineliler, Mekke'nin aksine islam dinine rağbet ediyor.

Ertesi Hac mevsimi oldu.

Peygamberliğin onikinci yılı.

Cilt6Res03.jpg (18990 bytes)

Altı Sahabi, Medine'ye nur meş'aleleri gibi girdiler. İslamiyeti kapı kapı yayıyorlar. Medineliler, Mekke'nin aksine islam dinine rağbet ediyor.

Ertesi Hac mevsimi oldu.

Peygamberliğin onikinci yılı.

Bu defa Akabe'de ikisi Evc'li, onu Hazreç'li olmak üzere oniki Medine'li, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'in huzurundalar...

Sevgili Peygamberimiz, İslamiyetin iman şartlarından başka kendilerine yaşama şekli olarak da şu kuralları şart ve teklif ediyorlar...

1-Şir/Allah'a ortak koşmak,

2-Zina,

3-Hırsızlık,

4-İftira,

5-Kız veya erkek evlad öldürmek,

6-Allah ve Peygamberin emirlerine itaatsizlik yasaktır...

Medineli müminler şartları gönülden kabul ve Allah Resulüne biat ettiler... peygamberimiz Mekke'ye, oniki Müslüman Medine'ye döndüler.

İslamiyet Medine'de çok güzel intişar ediyor.

Medine'li müminler, liderleri Es'ad bin Zurare radıyallahü anh'ın öncülüğünde bütün güçleri ile dinimizin yayılması için uğraşıyorlar... Bu arada haklı bir ihtiyaç doğdu. Çoğalan müminlere dinimizi öğretecek bir öğretim üyesi lüzumu. İki kabile, Resul aleyhisselama müşterek imza ile bir dilekçe göndererek maruzatlarını arz ettiler.

Ana-babasının çağdaş ilimlerle donatarak gözleri gibi sakındıkları; ancak mümin olunca aynı ana-babadan büyük kötülük gören Mus'ab bin Umeyr radıyallahü anh tensip buyuruldu.

Mus'ab radıyallahü anh'ın geldiği günlerde Medine'de mümin sayısı kırkı gösteriyor. Ne ilginçtir ki aynı esrarlı sayı Mekke için de vardı... Ama Medine, Hazreti Mus'ab'ın da gelmesi ile atağa kalkmıştır.

Medineli müminler şehrin dışında bile olsa Cuma namazı da kılabiliyorlar. Ancakİslam dininin Medine-i Münevvere'de alabildiğine yayılmasına iki kişi mani. Evs kabilesinin reisi Sa'd ibni Mu'az ile yine reislerden Üsseyid ibni Hudayr. Halbuki bu Sa'd aynı zamanda müminlerin lideri Es'adla teyze çocuğu. Beni Zufer evlerinden birindeyiz.

mus'ab bin Umeyr müminlerle sohbet etmekte. Es'ad radıyallahü anh da orada... Herkes ağzından bal akan bu mübarek insanı kendinden geçmiş halde dinliyor. Âniden içeriye biri daldı. Üsseyid ibni Hudayr! Kaba ve çirkin bir geliş.. Ama Cenab-ı Hak bu kalabalığı nezakete, çirkinliği güzelliğe tebdil edemez mi? Ona ne şüphe..

Üsseyid ayakta ve mağrur. Acaba bu gururun sebebi elindeki yatağan mı, yoksa bir reis olması mı? Tepeden ve küçümseyerek soruyor:

-Nedir bu hal? Bir takım zayıf insanları başınıza toplamış nutuk çekiyor; onları yoldan çıkarıyorsunuz?

Mus'ab, o kibar ve zarif sahabi hiç kızmadı; sanki bir şeycik olmamış, sanki bir tehdit altında değil de kırk yıllık bir dostla karşılaşmış gibi, sakin, yumuşak, meni...

-Öfkelenmeyin lütfen. Şöyle oturun ve bizi dinleyin. Gayemizi anlamaya çalışın. İnsaf ve vicdana aykırı bir söz duyarsanız ne derseniz yeridir. Bakın şimdi bir mikdar Kur'an-ı Kerim okuyacağım.

Ve Mus'as radıyallahü anh, kelamı kadimden okumaya başladı.. Ayetler ilerledikçe o eli silahlı sert adam, yavaş yavaş eriyor. Dıştaki o sert kabuk eridikçe de sanki alttan hakiki şahsiyet ortaya çıkıyor..

-Bu dine nasıl girilir?

Kur'an-ı Kerim'in mücizesi bereki ve Hazreti Mus'ab'ın sabır ve yumuşaklığı ile çok mühim bir mani bertaraf ediliyordu. Bu güzel din Üsseyid'e de mübarek olsun. Ama birine daha! Sa'd ibni Muaz... Evs'in reisi... Üsseyid İslamla şereflenince:

-Size Sa'd ibni Muaz'ı göndereceğim. Şayet o da son dinin mensupları arasına girerse bu şehirde herkes Resulullah'a tabi olur, dedi ve din kardeşlerine veda ederek gitti.

O heyheyli geliş neredeydi? O gelişin mânâsı yıkıldı, kırıldı, devrildi, tuz-buz oldu. Şimdi aynı adam, alçak gönüllü ama soylu bir tavırla geri gidiyor.

......

Sa'd de odaya şiddetle ve nezakete aykırı şekilde girdi ama müminler O'nu da yanı tevazu ve sabırla karşıladılar. Mus'ab, Sa'd de yanı cevabı verdi ve O'na da Kur'an okudu. Daha Kur'an okunurken Sa'd'in kalben imana geldiği yüzünün nurlanmasından belli oluyordu... Tilavet bitince Kelime-i Şehadet getirerek mümin oldu ve doğruca aşireti Abdül Eşhel'e gitti:

-Ey Abdül Eşheloğulları beni nasıl bilirsiniz?

-Sen bizim büyüğümüz ve en iyimizsin!

-Öyleyse Muhammed aleyhisselama inanacak ve müslüman olacaksınız. Aksi halde hiç birinizle konuşmam bunu böylece bilin.

-Sen dedikten sonra biz nasıl sözünden çıkarız? Madem ki müslüman olmamızı istiyorsun işte biz de İslam dinine intisap ediyoruz.

Gerçekten Abdül Eşheloğullarının bütün erkek ve kadınları bir tek fireyle müslüman oldular. Zaten temiz bir sülale olan bu aşiretten hiç münafık çıkmamıştır.

Şimdilik imanla şereflenemeyen İsram lakaplı Amr bin Sabit.

Bi'set'in onüçüncü yıl haccında Mus'ab bin Umeyr yetmişüç erkek ve iki hanım müslüman ile birlikte Mekke,i Mükerreme'ye İki Cihan Güneşi'ni ziyarete gittiler...yine Akabedeler.

...Gelenler Sevgili Peygamberimizi Medine'ye davet ediyorlar. Medine'de nerede ise Müslüman olmayan ev kalmamıştır.

Haber ve davet Allah Resulünü fevkalade sevindirdi...

Ama ne gariptir...

Bağrandan çıktığı Mekke, küfürde inat ederken Medine O'na kollarını uzatıyor.

Resulullah, sallallahü aleyhi ve sellem, "Şu şartlyarla bana biat ederseniz davetinize icabet ederim" buyurdular:

1-Kendinizi, çocuklarınızı, kadınlarınızı tehlikelerden sakındığınız gibi Allah Resulünü de düşmandan koruyacaksınız.

2-Allah Resulünün uğruna icabederse arap olana da olmayana da silah çekeceksiniz.

3-Allah'ın emir ve yasaklarını / emr-i maruf ve nehyi anilmünker'i tebliğ etmekten vazgeçmeyeceksiniz.

Bir müslümanın bir canı değil bin canı olsa hepsi hepsi Resulullah'a feda olsun. O'nun istek ve iradesine şeksiz, şüphesiz, tereddütsüz "evet", binlerce, milyonlarca kere evet...

Medineli müslümanlar, Sevgili Peygamberimizin mübarek ellerine sarılarak:

-Evet, dediler. Canımız uğruna feda olsun ey Allah'ın Habibi. Buyurduklarına ve buyuracaklarına evet!..

Ah Mekke!

Ah Kureyş!

Ah kadir kıymet bilmez diyar!

Artık gurbetleşme başladığının farkında mısın?

Ana yurdu, ata yurdu bir şehir gurbetleşirken İslam yurdu bir belde vatanlaşmakta...

Merhaba yeni vatan.

Merhaba Hicret'i bekleyen Medine...

 

| BAŞA DÖN |