| Bu esnada Nusaybin
cinnilerinden dokuz kişi de orada hazır. dikkatle Resul-i's-sakaleyn/İnsanların ve
cinnin Peygamberini dinliyorlar. Kur'an'a hayran kaldılar. Namaz bitince göze
göründüler. Peygamberimiz bunlara İslamiyeti anlatarak onları imana çağırdı.
Reteddüt etmeden müslüman oldular ve çeşitli zamanlarda Resulullah'a yeni
arkadaşlarını getirerek öbek öbek hak dine girdiler.
Ahir zaman Peygamberi ile uğruna canını
tereddütsüz feda etmeye hazır Zeyd radıyallahü anh, Addas ile karşılaştıkları bu
yerde bir kaç gün kaldılar. Çünkü; müminlerin Mekke-i mükerreme'den yolladıkları
haberlere nazaran düşmanlar, Sevgili Peygamberimize Taif'te yapılanları öğrenmiş ve
bu sebeple cür'etleri artmıştı. bir çılgınlığa kakışmaları hiçten bile
değildi. Peygamberler Peygamberi en emniyetli yer olarak hira mağarasını düşündü.
Kısa bir zaman için buraya çekildiler... Ortalık yatışınca da bir köylü
vasıtası ile Süheyl bin Amr'e Mekke'ye girebilmeleri için aracı olmasını rica
ettti. Süheyl, kendisinin taşralı olduğunu; istenen desteği vermeğe kudretinin
yetmeyeceğini haber saldı.
Efendimiz bu defa Humsaal ismindeki
köylüyü Adiy oğlu Mutim'e gönderdi. Mutim "Peki" dedi ve Peygamberimizle
Hazret-i Zeyd Mekke'ye girerken yedi oğlu ile birlikte silahlı vaziyette onlara sahip
çıktılar.
Peygamberimiz önce Kabe-i Şerifi ziyaret
ederek iki rekat namaz kıldı...
Seneler sonra bir gün Aişe radıyallahü
anha validemiz bu sıkıntı dolu günleri hatırlatan bir sual tevcih ettler:
-Ya Resulallah, Uhud harbinden daha kederli
bir günün oldu mu?
-Taif'lilerden gördüğümü Uhud
muharebesindeki kafirlerden çekmedim.
Hiç bir Peygamberin yaşamadığı kadar
sıkıntılar silsilesi...
mîrac
Cebral, Kabe'nin kapısı yanında bana
imamlık etti. İlk gün fecir doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken
öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi güneşin üst kenarı ufukta
kaybolurken akşamı, gün kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günse sabah namazını
hava aydınlanınca, öğleyi her eşyanın gölgesi kendi boyunun iki katı olunca,
ikindiyi hemen bundan sonra, akşamı iftar saatinde, yatsı namazını gecenin ilk üçte
biri dolunca eda ettik. Cebrail aleyhisselam şöyle dedi. Evvelki Peygamberlerin olduğu
gibi senin kılacağın beş vakit namazın da eda edileceği zaman budur. ümmetin günde
beş kere namazlarını bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar.
Mirac'dan Ümmetine Beş Vakit Namazı
Hadiye Getiren
Sevgili Peygamberimiz
Taif vahşetinden dönen Sevgili
Peygamberimiz ve Haris bin Zeyd, Mekke'ye gece gelmişlerdi. Şehir uykuda... Tek tek
bazı evlerden zayıf sarı ışıklar sızıyor. İzaklardan gelen cırcır böceklerinin
sesi, bir neşe vermiyor. Köpekler, gecenin yalnızlığına doğru uzun uzun ama
tedirgin havlıyor. Gökyüzünün derinliğinde ürperen yıldızlar bir tehlikenin
habercisi gibi. her köşe başı beklenmedik bir tuzak olabilir.
Bu sebeple Hace-i Kainat, sallallahü
aleyhi ve sellem Zeyd radıyallahü anhı bir münasib yerde eve yollarken kendisi
muhtemel takipçilerine karşı iz değiştiriyor.
Mekke müşrikleri, Taif'de yapılanlardan
ayrıca cesaret buldukaları için her çılgınlıgı fütursuzca işleyebilirler. Gece
kanlığında yapılacak bir suikast... Hayır! Allah korusun...
Bunun için Peygamberimiz amcasının
kızı Ümmi Hani'nin kapısını çalıyor.. Serin bir rüzgar hışırtısının
uyutuğu gecede dikkat çekmeyen küçük tıklamalar. Bütün mekke gibi Ümmi Hani'nin
evinin kaç kere daha vurulunca içerden beklenen ses işitildi. Ümmi Hani soruyor:
-Kim o?
-Muhammed! Amcan oğlu.. misafir kabul eder
misin?
O, henüz müslüman değil ama bir büyük
insanın kapısına gelmesinden son derece heyecanlı. Aceleyle cevap veriyor:
-Kabul ne kelime... Senin gibi doğru
sözlü, emin ve asil bir insanın şu haneyi şereflendirmesinden kıymetli ne olabilir?
Buyur.
Efendimiz teşekkür ederken Ümmi Hani
hayıflanıyordu:
-Keşke geleceğini bildirseydin; yemekler
hazırlardım. Şimdi yiyecek ir şey yok. Ne aksilik ama... tüh... keşke önceden
haberim olsaydı!...
Halbuki O, öylesine ızdıraplı anlar
yaşadı ki üzüntü ve yorgunluktan yemeği hatırlayacak halde değil. Mecalsiz bir
vaziyette.. Ama bu halde bile tek eyi düşünüyor...Bir tek şeyi: Allah'ı ve O'nun
razasını.
-Ne yiyecek istiyorum ne içecek. üzülme
ve hiç bir şey için zahmet etme. Rabbime ibadet edeceğim; O'na yalvarağım kadar
emniyetli bir ye olsa kafi. Başka şey lazım değil.
Ümmi Hani, Resulullah'a münasip bir yer
gösterdikten sonra kendisine leğen, ibrik ve namaz kılması için bir hasır verdi...
Ve hayırlı geceler dileyerek ayrıldı.
Ev sahibesi şimdikendi odasında
düşünüyordu:
-Amcazademin düşmanı çok. Onun buraya
girdiğini görmüş veya duymuşlarsa mutlaka baskına kalkışırlar. Böyle bir şey
yapılırsa şerefim iki paralık olur.
Evet; gerçekten şerefi iki paralık
olurdu. Çünkü devrin adetine göre misafir en makbul şekilde yedirilir, içirilir ve
her nevi tehlikeden korunur. Bunu yapamayan biri ise kimsenin yüzüne bakamaz.
Ümmü Hani, babasından kalma kılıcı
alarak dışarıda nöbet tutmaya başladı. Usul usul evin etrafında geziniyor.
Yiğit kadın, dışarıda güvenliği
temin ederken Sevgili Peygamberimiz, abdest alarak yatısı namazını eda etti ve Rabbine
yalvarmaya başladı. Af diliyor; İnsanların iman etmesini niyaz ediyordu. Böylece bir
hayli vakit geçti. Yorgunluk beşer kudretinin son sınırlarına gelmişti ve O, bugün
en kederli zamanlarından birini yaşıyordu... Uyuya kaldı. Ama kendine has
üstünlüklerden biri olarak gözleri uyuyor, kalbi uyumuyor.
Bu eve sığınmak çok mühim.
Bu yorgunluk çok mühim.
Bu uyku çok mühim.
Zira bunlar ilahi merhamete vesile ve
tarihin en yüksek vak'alarından biri olan Mirac'a sebep oldu... Peygamberimiz Muhammed
Mustafa sallallahü aleyhi ve selleme bu benzersiz nimeti bahşeden Allah'ımıza sonsuz
hamd olsun...
Peygamberlik vazifesini aldığı andan şu
ana kadar senelerden beri büyük bir imtihanda. İnsanlığı hidayete kavuşturmak için
tatlanılan yüzlerce, binlerce sıkıntıya başka kim nasıl dayanabilir? O, sallallahü
aleyhi ve sellem, muazzam bir sabır, müthiş bir tevekkül ve çelik gibi irade ile
dayandı. En aleyhte, en tehlikeli, hatta hayatı pahasına olan şartlarda bile üzerine
aldığı büyük vazifeyi asla taviz vermeden ifa etti. bunu ifa ederken de
karşılaştığı sıkıntılardan, çektiği çilelerden dolayı en ufak şekilde
şikayetçi olmadı. Aksine kendini kusurlu gördü. Rabbinin razasını kazanıp
kazanmama hususunda endişelendi; af dilediş insanların saadeti için dua etti.
Arkadaşlarını sabra ve en ağır şartlarda bile şükre alıştırdı. Her şeyi ile
mücessem İslam ahlakı...
On seneden fazla bir zamandır dayanılmaz
meşakkatlere tahammül eden böyle bir peygamber elbette ilahi mükafaatlara
kavuşacaktır.
Allahü teala, Cebrail aleyhisselama
buyurdu:
-Sevgili Peygamberim çok üzüldü.
Vücudu yaralı, kalbi kırık. Ama o halde dahi düşündüğü tek şey benim rızam. Bu
sebeple git Habibimi bana getir. Yolunda olanlara hazırlandığım cennet nimetlerini ve
kendisine düşmanlık edenleri bekleyen azapları görsün.. O'nu bizzat ben teselli
edecek ve kırık kalbini kendim tedavi edeceğim..
Cenab-ı Hak devam buyurdu:
-Bu geceki taat ve ibadetin Sevgili
Peygamberimi davet olsun. kanatlarını cennet takıları ile süsle, hizmet kemerini tak,
tacını giy. Melekler, semaları nur ile doldursun; sıdk ve safa nöbetçileri sevinç
kösünü çalsınlar. Sekiz cennet tezyin edilsin. Cehennem yumuak ve sakin olsun.
denizler ve rüzgar harekesizce dinlesinler.
Nuh, İbrahim, İsa gibi Peygamberlerin
ruhları hazır olsun. Yeryüzündeki bütün kabirlerden azab kalksın. İ
İlahi kelam devam ediyor:
-Git cennetten bir burak seç ve Resulüm
var selamımı söyle ve davetimi bildir...
Cebrail aleyhisselam, Cennete giderek
kırkbin yıldır bu anı bekleyen "Burak" isimli cennet atını buldu. Beyaz
renkteki Burak'ın alnında Kelime-i Tevhid yazılı idi... hayvanı alan büyük melek,
bir anda Ümmi Hani'nin evine geldi. bu sırada dışarıda bir köşecikte uykuya mağlup
olan Ümmi Hani, hiç bir şeyin farkında değil. içeri giren Cebrail, uykuda olan
Sevgili peygamberimiz'in önce usulcacık ayak tabanlarını öptü, sonra mübarek
ayaklara yüzünü sürdü ve yastığının kenarına ilişti. Cebrail'in kalbi cennet
kafurundan ve kanı olmadığı için dudakları soğuktu. bu soğukluk Resulullah'ı
uyandırdı. Hatemül Enbiya, uyanır uyanmaz insan şeklinde gelmiş olan vahiy meleğini
tanıdı ve zamansız ziyaretinden doayı telaşlandı:
-Ey bütün mahlukların en mabulü!Ey
Peygamberlerin Efendisi! Ey Allah'ın Sevgilisi, iyiller menbaı, üstünlükler sebebi,
Nebiyyi muhterem. Ziyaretimden dolayı endişeye kapılma! Hak teala'nın Selamı var.
Seni davet ediyor. Bu öyle emsalsiz bir nimet ki daha evvel hiç bir Peygambere nasib
olmadı. Lütfen kalk gidelim.
Sevgili Peygamberimiz,kalkıp abdest aldı.
Cebrail aleyhisselam, kainatın efendisine
nurdan bir elbise, başına yine nurdan bir sarık giydirdi. Beline yakut bir kemer
taktı. Ayaklarına bir çift zümrüt nalın verdikten sonra, üzerinde her biri ülker
yıldızı gibi ışıldayan dörtyüz incinin takılı olduğu bir asayı takdim etti.
Muhteşem Peygamber ile en büyük melek el
ele tutuşarak Kabe-i Şerife geldiler. Her yer ve herkes uykuda; bir yıldızlar uyanık.
Sayısız yıldız, oyun için koşturan çocuklar misali cıvıl cıvıl. Ay, güleç
yüzlü bir anne gibi yıldızları vakur ve temkinli uzaktan seyrediyor.
Efendimiz, Beytullah'ı yedi defa tavaf
ettikten sonra Hatim adlı yerde bir miktar istirahat ettiler.
Cebrail aleyhisselam, burada mahlukatın en
iyisini bir kere daha manevi ameliyata tabi tuttu. Efendimizin göğsünü yararak Kalbini
çıkarıp zemzem suyu ile iyice yıkayıp ak-pak ettikten sonra bir altun leğen dolusu
hikmet ve marifeti o mübarek kalbe boşalttı. Ve göğüs kapatıldı.
Rıdvan aleyhisselam ismindeki cennet
meleği ile Mikail aleyhisselam, İsrafil aleyhisselam ve daha yüzlerce melek bu sırada
Cebrail aleyhisselama yardım ediyorlardı.
Resulullah hiç bir acı- sızı işitmedi.
ameliyat bitince ayağa kalktı. Cebrail, Burak'ı getirdi ve İsra yani gece
yolculuğunun bu binekle olacağını meleklerin yol gözlemekte olduklarını haber
verdi.
Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhii
ve sellem Burak'ı görünce mahzunlaştı ve düşüncelere daldı..
Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama nida
buyurdu:
-Ey Cebrail sor bakalım! Habibim neden
mahzunlaştı.
-Ümmetimi fikrediyorum, dedi en büyük
Peygamber, ben bu kadar izzet ve ikram görmekteyim, Hizmetime melekler ve cennet atı
Burak veriliyor. Uzak mesafeleri bir anda aşacağım. Kıyamet günü ümmetim ne
yapacak? Arasat meydanında ve kızgın güneş altında açık baş yalın ayakla elli
bin yıl nasıl bekleyecekler; buna nasıl tahammül edecekler ve otuzbin yılda geçilen
Sırat köprüsünü onca günühları ile nasıl katedecekler.. Burak'ı görünce bir an
bunları düşündüm. Bu sebeple şu en mes'ud zamanda gayri ihtiyari teessüre
kapıldım..
Bunun üzerine fermanı ilahi nazil oldu;
-Ey Habibim üzülme! Sana gönderdiğim
gibi yolunda giden müminlerin kabirlerine de Burak yollayacağım; Mahşer'e Burak'la
gelecek ve Sırat'ı bununla geçecekler. Habibimin ümmeti binlerce senelik zamanı
sadece bir ân olarak yaşayacaklar ve hiç bir sıkıntı çekmeyecekler.
Resulullah, Burak4a bindi. Hayvan o kadar
hızlı gidiyordu ki bir adımda varılmaz uzaklıktaki ufuklar geride kalıyor.
Resullulah, bir ara hayvanı idare için dizginlerini çekecek olduysa da Cebrail
aleyhisselam:
-Zahmet etme. O, bu iş için hususi
vazifelidir. Gideceği yeri bilmektedir, dedi. İsra/gece yolculuğu esnasında dört
ayrı yerde durarak namaz kıldılar. İlk durak Medine-i Münevvere oldu.
Cebrail:
-Burası, Medine şehri, dedi. Yakında
buraya göçeceksiniz.
Sonra, Musa aleyhisselam Cenab-ı Hak ile
konuştuğu Tur-i Sina'da ve İsa aleyhisselamın doğum yeri Beyt-i Lahm'da namaz
kıldılar ve Mescid-i Aksa'ya geldiler; Yani Kudüs'e. Cebrail aleyhisselam, Burak'ın
yularını parmağı ile deldiği kayaya bağladı. Bazı Peygamberlerin ruhları insan
şeklinde olarak Mescid-i Aksa'da hazırdı. Nur yüzlü, huzur bakışlı, Sevgili
Peygamberimiz, nir yüzlü çiçek gülüşlü Peygamberler tarafından karşılanıyor.
Cemaatle namaz kılmak için imam olması evvela Âdem aleyhisselama teklif edildi, özür
diledi ve Sevgili Peygamberimiz varken imamlık yapmasının mümkün olmadığını beyan
etti. Nuh aleyhisselamdan imamlığa geçmesi rica edildi. İnsanlığın ikinci babası
da aynı mazereti bildirdi.
İkinci en üstün Peygamber İbrahim
Halilullah'a "Siz buyurun" dendi; aynı bahaneyi ileri sürdü. Hazreti Cebrail,
Peygamberimize:
-Sen varken kimse imam olmaz, hakikatini
arz etti.
Bunun üzerine o mübarek tablo doğdu...
Resulullah imam ve bir çok Peygamber, bir çok melek cemaat olduğu halde iki rek'at
namaz kılınıyor. Öyle bir namaz ki İslam tarihinin, dünya tarihinin belli başlı
dönemeç noktalarından biri...
Dünya dünya olalı böyle bir ibadete
şahid olmamış.
Namazdan sonra Cebrail, aziz misafire bir
bardak cennet şarabı ve bir bardak süt sundu. Hazreti Peygamber, sütü tercih
buyurdular. Cebrail aleyhisselam memnuniyetini dile getirdi.
-İki cihan saadetini seçtin...
Sonra bir kab su ve bir kab bal getirdiler.
Yüksek Peygamber ikisini de kabul buyurdular. Hazreti Cebrail buna da sevindi:
-Bal, ümmetinin kıyamete kadar var
olacağına; su da bu seçkin ümmetin günahlarının temizleneceğine işarettir.
...İnsanların en hayırlısı ve
Peygamberlerin en üstünü, diğer Peygamberlere veda ederek Cebrail ile birlikte
sahra'ya geldiler; burada Miraç "yürüyen merdiven" diyebileceğimiz bir
vasıta bekliyordu. Miracın diğer ucu tâ asumanda kayboluyor. Meleklerin
kullanmalarına mahsus olan bu merdiveni müminler ölürken görecekler.
Melek ve Peygamber Miraca adım
attılar...Ve yükselme başladı. Resulullahın sağında seksenbin, solunda seksenbin
olmak üzere yüzaltmışbin melek, ellerinde arz nurundan meş'aleler olduğu halde
ilahî yolculuğa eşlik ediyorlar.
Senelerdir kendisi ve arkadaşları en
zalim işkencelere maruz kalan Peygamberlerin efendisi, şimdi sabırlarına bir büyük
bir benzersiz armağan olarak ilmel yakîn mertebesinden aynelyakîn mertebesine
yükseliyordu.
Resulullah, ibirci kat gökte Âdem
aleyhisselamı gördü. İlk Peygamber, son peygamberi sevgi ile selâmladı ve hayır
dualar etti. Ayrıca birinci kat gökte ayakta huşu içinde duran ve "Sübbûhun
kuddusün rabbil melâkite verrûh" diyerek Cenab-ı Hakkı anan melekler vardı.
Sevgili Peygamberimiz Cebrail'e:
-Bunların ibadeti bu şekilde mi? Diye
sordular.
Cebrail:
-Evet, dedi. Bu melekler yaratıldıkları
ândan beri bu hal üzredirler ve kıyamet kopuncaya kadar da böyle kıyamda
kalacaklardır.
Haberini verdi ve bir tavsiyede bulundu:
-Hak teâlâ'dan bu ibadeti ümmetin için
de dilemeni tavsiye ederim.
İşte namazda ayakta duruşumuzun
mânâsı. Allah'ın Resulü o ibadetten ümmeti için de isteyince bizlere bu nimet nasib
oldu.
Peygamberimiz, birinci gökte bazı
insanlar gördü ki melekler tarafından suçunun ağırlığına göre çeşitli
biçimlerde ceza görüyorlardı. Merak edip Cebrail'e sorunca; bunların mamazda rüku ve
secdeleri tam yapmayanlar, Cumayı ve cemaatle namazı terkedenler, zekât vermeyenler,
fakirlere acımayanlar, haram yiyenler, emanete hıyanet edenler, gıybet edenler, içki
içenler, yalancı şahidlik yapanlar, faiz yiyenler, zina edenler, babasına karşı
gelenler olduğunu öğrendi.
Sevgili Peygamberimiz, bu katta bir de
Allah için namaz kılanları gördü. Neş'e ve sevinç içindeydiler.
Ayrıca bir denizle karşılaştılar. Dağ
gibi dalgaları olan sütten daha ak bir suydu. Bunun ne denizi olduğunu Cebrail
aleyhisselama sordu, Melek:
-Bu, dedi Hayat Denizi'dir.
-Dünyanın sonunda Hak teâlâ, ölüleri
dirilteceği zaman bu denizden dünyaya yağmur yağdıracak ve çürüyüp toz toprak
olmuş insanlar, dirilerek ayağa kalkacaklardır.
İkinci kat göğün vazifeli meleği
Resulullah'a "merhaba" diyerek hararetle selâmladı. Efendimiz burada Yahya
aleyhisselam ile İsa aleyhisselamı gördü. Peygamberimizi karşılayarak kendisi ile
müsafeha yaptılar; Cenab-ı Hak'dan müjdeler verdiler.
Bir gurup melek rüku halinde ibadet ediyor
ve sürekli o halde bulunuyorlardı. Cebrail, bu melekleri işaret ederek "Bunların
ibadeti bu şekildedir. Kıyamete kadar böyle devam edecektir. Sen de Allahü teâlâ'dan
ümmetin için bu ibadetten iste" dedi. İşte namazlarımızdaki rükunun sebebi.
......
Mirac üçüncü kat göğe yükseldi. Her
semaya girişte olduğu gibi buraya da belli bir merasimle kabul edildiler. Yusuf
aleyhisselam bu gökteydi.
Yusuf Peygamber de efendimizi karşılayıp
müsafeha etti. Secdeye kapanmış öylece tesbih eden melekler görülüyordu. Cebrail
yine hatırlattı "aman bu ibadeti dilemeyi unutma" namazlardaki secdenin
hikmeti böylece doğdu...
Mirac, yükselerek yoluna devam etti.
Dördüncü göğe geldiler. Bu katın saf gümüşten bir kapısı ve nurdan bir kilidi
bulunuyordu. Kilitte la ilahe illallah Muhammedün Resûlullah yazılıydı.
İdris aleyhisselam dördüncü katta
oturuyordu. Sevgili Peygamberimizi dualarla karşıladı.
Efendimiz burada bir kürsü üzerinde bir
melek gördü; meleğin sağında nurani melekler, solunda zulmani melekler bulunuyor ve
harıl harıl çalışıyorlardı. Cebrail, Efendimize "İşte Azrail budur"
dedi. Büyük meleğin yanına vardılar. Cebaril aleyhisselam, Azrail aleyhisselamı
Allah'ın habibine takdim etti. Azrail, yüzünde gülücükler açarak kalkıp
Peygamberimizi saygıyla selamladı O'nu övdü:
-Ey Kendisinden daha üstün biri
yaratılmamış olan büyük Peygamber merhaba! Hiç şüphe yok ki senin ümmetin de
diğer ümmetlerden daha seçkindir. Hatırın için onlara öz anne-babalarından bile
fazla acıyarak müşfik davranıyorum.
-Evet, dedi Resulullah. Ben de senden bunu
rica edecektim. Ümmetim zayıftır, kendilerine güler yüzle görünmeni ve ruhlarını
incitmeden yumuşaklıkla kabzetmeni istiyorum..
Büyük melek, yaptığı açıklama ile
kıymetli misafiri rahatlattı:
-Seni kendisine sevgili olarak seçen ve
son nebi yapan Allah için haber veriyorum. Cenab-ı Hak, gece ve gündüz yetmiş kere
nida buyurarak bana şöyle emretmektedir: "Ümmet-i Muhammedin ruhlarını
bedenlerinden kolay ve yumuşak bir şekilde al ve kendilerine nazik davran"...
İşte ana-babalarından bile şefkatli muamele etmemin sebebi budur.
Daha sonra Cebrail ile beraber Beytül
Mamur denen kızıl yakuttan yapılmış binaya gittiler. Efendimiz, Cebaril
aleyhisselamın teklif ve ricası ile imam oldu, yedi kat göğün melekleri de tabi
oldular; iki rek'at namaz kılındı. Kalabalık cemaati görünce Sevgili Peygamberimiz,
sallallahü aleyhi ve sellam kalbinden "Keşke ümmetim de böyle büyük cemaatlerle
namaz kılabilseler" diye düşündü. Allahü teâlâ bu düşünceyi bir dua olarak
kabul buyurdu ve Cuma namazı doğmuş oldu...
Peygamberimizi beşinci kat gökte Harun
aleyhisselam karşıladı; selamlaştılar. Buradaki melekler, huşu ile ayakta durmuş
sadece ayak parmaklarına bakıyorlardı. Bu ibadet de Resulullahın aşkına namazda
müminlere nasib oldu..
Altıncı kata da yine belli usul ve
meleklerin sualleri ile yükseldiler. Efendimizi burada Musa aleyhisselam selamladı.
Meleklerin büyüklerinden Mikail aleyhisselam da bu gökteydi. Peygamberimizi görünce
yanına gelerek saygılarını sundu ve O'nu sevindirici şeyler söyledi:
-Ümmetin gibi hayırlı bir ümmet hiç
bir zaman yaşamadı ve onlara nasib olan nimetler de bu güne kadar k imseye
lutfedilmedi. Ümmetinin derecesi diğer ümmetlerden yüksektir. Ne mutlu sana tabi
olanlara; hayıflar olsun seni sevmeyen ve yolunda gitmeyenlere.
Peygamberimiz Mikail'e teşekkür etti;
Cebrail ile birlikte ve yine belli usul ve kaidelerle yedinci kat göğe yükseldiler.
İbrahim Aleyhisselam burada idi. Efendimiz selam verdi, selamını aldı ve:
-Merhaba salih Peygamber ve salih evlad,
dedi ve şu tavsiyede bulundu; ümmetine söyle temiz ve latif topraklı cennete bol
mikdarda ağaç diksinler..
Sevgili Peygamberimiz sordular:
-Cennete ağaç nasıl dikilir?
İbrahim Halilullah:
-Sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ
ilâhe illallahü vellahü ekber, desinler buyurdu...
Peygamberimiz, atası İbrahim
aleyhisselama veda etti; yanından ayrıldılar.
Cebrail, Allahın habibini Sidretül
Münteha'ya götürdüler... Sidretül Münteha bir ağaç. Ama ne kadar güzel bir ağaç
ki O'nu anlatmaya insan kudreti yetmez.
Cebrail aleyhisselam:
-Vazifem şimdilik buraya kadar. Daha
ileriye gidemem. Buradan öteye bir adım atarsam yanar kül olurum...
Dedi ve altıyüz kanadını açarak eski
haline döndü. İsrafil aleyhisselam, Resulullah'a hizmet görevini devraldı.
Peygamberimizi kanatlarına bindirerek Hicab-ı Azamet'i iletti... Bu bölgede
"Refref" adındaki yeşil renkli cennet yaygısı göründü. Refref'in
ışığı güneşten daha fazlaydı ve sürekli olarak zik-i ilahi ile meşfuldü...
Efendimizi selamladı. Refref'e binen Peygamberimiz, bu binek ile yetmişbin Hicap
perdesini ve dolayısıyla Kûrsi, Arş ve Ruh âlemlerini geçtiler. Her perde geride
kalırken Resulullah:
-Korkma ya Muhammed, yaklaş!
Hitabını işitiyordu.
Kâbekavseyn Makamı'na yaklaşırken
Refref de daha öteye gidemeyip kayboldu ve inci'den bir at geldi. Sevgili Peygamberimiz
Hicab-ı Kibriya'yı bununla geçti. Sonra at yok oldu ve Kâbekavseyn Makamı'nda Allahü
teâlâ ile zamansız, mekansız yönsüz, harfsiz, kelimesiz v beş duyunun hiç biri
olmadan ve insan idrak ve aklının anlamayacağı şekilde konuştu ve has ismi ile
"rüyet" yani Allahü teâlâ'yı görme devleti nasip oldu.
Şanlı Peygamber, Rabbinin huzuruna
kavuşunca O'nu şu şekilde selamladı:
-Ettehıyyatü lillahi vessalevatü
vettayyibât...
Her türlü övgüye layık olan yüce
Allah, sevgilisinin selamını şu karşılıkla kabul buyurdu:
-Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve
rahmetullahi ve berekâtüh..
Bunun üzerine Resulullah, cevap verdi:
-Esselamü aleyna ve alâ ibadillahis
salihiyn...
ve yedi kat gökte bulunan melekler bir
ağızdan tekrarladılar:
-Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve
eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh...
Allahü teâlâ dedi ki:
-Ey sevgilim; burada ikimizden gayri kimse
olmadığı halde niçin aleyna/bize selam olsun diyorsun?
-Ya ilahi! Gerçi ümmetim bedenen yanımda
değiller ama ruhları benimle. Bana selamını lutfederek kötülüklerden uzak tutun.
Ahir zaman fitnesine uğramış o müminleri bu imkandan nasıl mahrum bırakabilirim?
Allahü teâlâ, Peygamberine iltifat
buyurdu:
-Ey habibim! Bu gece benim misafirimsin.
Benden dilediğini istemekte serbestsin.
Sevgili Peygamberimiz:
-Ya Rabbi! Ümmetimin günahlarını
affını ve şu mirac nimetinden onların da istifade etmelerini talep ederim, diye arz
ettiler.
Allahü teâlâ:
-O halde namaz kılsınlar, buyurdu ve
ilave etti. Ey Habibim! Sen cennete girmeyince diğer enbiyadan hiç biri oraya giremez.
Senin ümmetin cennete girmeyince de sair ümmetlerin cennete kabulü mümkün değildir.
Ve Bakara suresinin son ayetleri ile
çekilen zulüm, işkence ve sıkıntıların bitmek üzere olduğunu müjdeledi. Böylece
Âmenerresulü ile araya Cebrail de girmeden vasıtasız olarak; doğrudan doğruya
Cenab-ı Hak tarafından vahiy tebliğ ediliyordu.
Sevgili Peygamberimiz, huzuru ilahide
beşer aklının eremeyeceği kadar bol ve kıymetli nimet, saadet, hediye, derece ve
mertebelere kavuştu.
Meselâ! Mahşer günü kabirden en evvel
O'nun kalkmasına izin verilmesi, müminlere şefaat yetkisinin tanınması, cennete
herkesden önce O'nun girebilmesi bu ziyaretin, namazdan başka diğer bir kaç ilahi
lütfû.
Hakikaten, yüce Allah Son Peygamberin
yaralı kalbini bizzat tedavi etmiş ve hiç bir Nebi ve Resule ihsan etmediği eşsiz bir
ikramla O'nu ferahlandırmıştı.
Peygamberimiz, geldiği vasıtalarla tekrar
Cebrail'in yanına döndü ve ilahi bir emirle Cebrail aleyhisselam, yaradılmışların
en üstününe cennet ve cehennemi gezdirdi.
Zaman olmadığı ve miraç mücizesi
ahirette geçtiği için ezel ve ebed bir anda birleşmişti. Bu sebeple O, sallallahü
aleyhi ve sellem, son ümmetine kadar bütün müslümanların sonsuz alemdeki hallerini
müşahede edebildi. Cennettekiler için sevindi, cehennemdekiler için istiğfar edip af
diledi... Sonra Cebrail aleyhisselam ile birlikte ve yine Mirac vasıtasıyla Kudüs'e
indiler. Cebaril, Efendimize veda ederek gözden kayboldu.
Sevgili Peygamberimiz, yeniden Burak'a
binerek Mekke istikametine uçtu. Giderken yolda karşılaştıkları kervandan bir deve
Burak'ın aniden görünmesi ve rüzgarından ürküp yere yıkıldı. Seyyidil Mürselin,
Ümmü Hani'nin evine gelince Burak da ayrılıp kayboldu. İçeri giren büyük Peygamber
leğendeki abdest suyunun hâlâ çalkalanmakta ve yatağının soğumamış olduğunu
gördü. Ümmü Hâni de dışarıda herşeyden habersiz uyuyordu.
Mekke'den Kudüs'e, Kudüs'ten yedi kat
göklere; Arş, Kûrsi, Ruhlar âlemi, Kâbekavseyn makamına gitmek; Cennet, Cehennemi
gezmek yani Mirac mucizesinin tamamı tek ân içinde olmuştu. Öyle kısa bir zaman ki
"ân" bile aslında mânayı ifade etmiyor.
Her şeye muktedir olan Cenab-ı Hak
Resulüne uyanık olarak ve dünya gözü ile böyle bir mucizeyi yaşatmıştı.
Recep ayının yirmiyedinci Pazartesi
gecesi vuku bulun zamanın zamansızlık noktasındaki bu büyük mucizeyi Resulullah
ertesi sabah Kâbe yanına giderek yine risalet görevinin icabı oradakilere anlatıp
onları islam dinine çağırmak istedi! Fakat müşrikler, her şeyi akıl ve mantık
süzgecinden geçirdikleri için duyduklarından müthiş şekilde şaşırdılar..
Böyle şey olur mu? Mekke ile Kudüs
arası bir aylık yol! O ise bir gecede bu kadar yola gidip-geldiğini söylüyor...
Kahkahadan karınlarını tuta tuta gülüyorlar. Şamata gürültü diz boyu.
-Amma laf! Bir aylık yolu bir gecede git
gel.
-Peygamber ya! Bizi akılsız sayıyor...
Yoksa böyle bir sözü nasıl söyler.
-Hadi Ebu Bekr'e gidelim. Efendisinin
dediğini haber verelim; bakalım böyle olmayacak bir iddiaya ne diyecek.
-Ebu Bekr akıllıdır, O'nun bir yalancı
olduğunu artık kabul eder.
Hazreti Ebu Bekr'in kapısındalar;
telaşla kapıyı çalıyorlar. İslamın büyük kahramanı kapıda görünüyor. Soran
gözleri müşriklerin üzerinde:
-Hayırdır...
-Şer şer... Bak efendin işi nerelere
kadar vardırdı.
-N'olmuş efendime?
-Sen bilirsin; Mekke-Kudüs arası kaç
günlük yoldur?
-Bir ayda alınır.
-Yaşşa Ebu Bekr. Ne doğru söyledin.
-Ama Muhammed ne diyor biliyor musun?
Sevgili Peygamberimizin ismi geçince Ebu
Bekr, radıyallahü anh, dikkat kesildi.
-Ne diyor?
-Bu gece, bir anlık zçaman içinde
Kudüs'e gidip geldim, diyor.
-Hem sadece Kudüs'e değil; yedi kat
göklere de gitmiş güya!.
Beklediler ki kendileri gibi Hazreti Ebu
Bekr'de aklın dar kalıplarını aşamasın; ama O, en büyük hürriyetin teslimiyette
olduğuna inanıyordu. Cevabı ile müşrikler buzdan hayret heykelleri haline geldi:
-O diyorsa doğrudur!!! Bir ânda gidip
gelmiştir...
Müşrik kalabalığı şimdi renklerden
renk beğenerek alı al, moru mor olmakla serbestler... Fakat bunlar mahcup olmaktan da
nasipsizler, şu dediklerine bakın!
-Bu Muhammed sandığımızdan da kuvvetli
bir büyücü. Baksanıza daha biz varmadan Ebu Bekr'i kıskıvrak tesirine almış. yoksa
saçma bir iddia karşısında böyle konuşur mu?
Üstün faziletler ve yüksek ihlas sahibi
büyük sahabi Ebu Bekr radıyallahü anh, efendimiz kapıyı çekerek içeri girdi.
Dışarda kalan müşrikler söylene söylene dağıldılar. Biraz sonra Hazreti Ebu Bekr,
elbisesini değiştirerek Kâbe-i Şerife geldi. Erişilmez basireti ile Sevgili
Peygamberimizin büyük bir mucizeyi yaşadığını anlamıştı. Daha yaklaşırken,
gül kokan kelimeler inci dişlerinin arasından ak güvercinler misali uçuşmaya
başladı. Bir bayramı kutlayan mümindeki güzelim sevinci yaşıyordu:
-Bugüne kadar ne dediysen doğru dedin.
Şimdi de ne diyorsan hep doğrudur. Yarın diyceklerinin doğruluğuna da iman ediyorum.
Sen Muhammedül Eminsin. Sen her bakımdan üstün ve kusursuz bir Hak Peygambersin. Sen,
öz canımızdan, ana-babamızdan, evlatlarımızdan dah azizsin. Seni bunlardan bile daha
çok seviyoruz. Her şeyimiz uğruna feda olsun. Bizlere senin gibi bir Peygamberi
lutfettiği için Cenab-ı Hakka sonsuz şükürler olsun.
Kelimeler arabçanın mükemmel kudreti ile
gürül gürül akıyordu.
Sevgili Peygamberimiz, eşsiz dostu tatlı
bir tebessümle dinledi. Ebu Bekr'in sözlerinin kalbine rahatlık verdiği belliydi.
O'nun gösterdiği muazzam iman ve tasdiki zayıf inançları yüzünden sarsılan bazı
müminleri de toparlamıştı. Müşrikler, Hazreti Ebu Bekr'in sözlerinden iyice
sinirlendiler.
-Peki, dediler, sözlerinin isbatı nedir?
Efendimiz,
-Dönüşte bir Kureyş kervanına
rastladık. Bir deve Burak'ın rüzgarından ürkerek yere yıkıldı. Başka bir
kervanın sularından aldım. Yine yoluma çıkan bir kervandan kaçan bir deveyi tekrar
kafileye kattım.
-Hayır! Bunlar kâfi değil!
İnanmıyoruz! Bize Mescid-i Aksa'yı anlatacaksın! Müdahaleyi Ebu Cehil yapmıştı.
-Evet Ebu Cehil doğru diyor.
...ve başladılar suallari sıralamaya...
Mescid'in kubbesi nasıl, kaç sütunu var, pencerelerinin şekli, sayısı, kapısı,
binanın rengi gibi...
Evet O mübarek Peygamber Mascid-i Aksa'ya
gitmişti... Bu bir hususi ziyaret değildi... Sonra seyahat gece olmuştu ve en mühimi
de bunlar Resulullahın ahlakına aykırıydı. Zira O, edebinden karşısındakinin
yüzüne bile bakmazken nerede kaldı ki bir mimar gibi mescidi tedkik buyursun.
Ama O bir Peygamberdi ve kendisini imtihana
yeltenen şu insanlara elbette cevabı verilecekti. Cenab-ı Hak ânında Cebrail
aleyhisselamı sevgilisinin yardımına koşturdu...
Cebrail, Efendimiz için Mescidül
Aksa'nın görüntüsünü yalnızca O'na görünecek şekilde hazır etti.. Görüntüye
bakan Peygamberimiz her suale tek tek cevap veriyordu...
Kudüs'e ve Mescidül Aksa'yı çok iyi
bilen Hazreti Ebu Bekr, Resulullahın her cevabı üzerine:
-Doğru diyorsun. Senin Hak Peygamber
olduğuna bir kere daha iman ediyorum!
Diyerek efendimizi tasdik ediyor,
müşriklerinse üzüntüden kan beyinlerine sıçrıyordu.
Sevgili Peygamberimiz son suali de
cevaplandırdıgında büyük dostu yine aynı sözü tekrarladı.
Ahir zaman Peygamberi, Ebu Bekr,
radıyallahü anh'ın mübarek ve nurlu başına cihanın en değerli manevi tacını
oturttular. Zira O, bunu muhteşem imanı ile gerçekten haketmişti:
-Sen Sıddıksın...
Müşrikler ne yaptı? Onlar "Bu işde
bir sihir var" diyerek yine iman etmediler. Halbuki İblis, lanetlenmiş bir mahluk
olduğu halde bir ânda dünyanın ucundan diğer ucua yetişirken, Allah'ın Sevgilisi
olan en büyük Peygamber niçin kısa bir zamanda Kudüs'e ve göklere yükselmesin.
İnsaf ve mantık damarları dumura uğramış olanların bunu kabul etmesi elbette
beklenemez.
Zındıklarla Sıddıklar bir kere daha
ayrılıyordu.
akabe
Şâhbâz-i evc-i kurb-ârâ habib-i
Kibriyâ
Bülbül-i gülzâr-ı ve ednâ habib-i
Kibriyâ
Câm-e mevvâc-ı her âyet neşvenin
mestânesi
Feyzâb-ı sâgar-i ma'nâ habib-i Kibriyâ
Âlem-i feyz-i Hüdânın sâkin-i
meyhânesi
Pâdişâh-ı hüsnde vâlâ habib-i
Kibriyâ
Zerredir aşkında şekl-i müstedir-i
nüh-kubâb
Âfıtâb-ı nûr-i şer'efza habib-i
Kibriyâ
Suku Ukaz Panayırı Günleri. Mekke ve
çevresi Hac ve alış-veriş için köylerden, komşu şehirlerden gelenlerle dolu.
Resulullah, her sene bu günlerde Mekke
dışına çıkarak misafir kabilelere İslamiyeti anlatıyor.
Bisetin, kendisine Peygamberlik
mes'uliyetinin tevdi edilmesinin onbirinci senesinde de öyle yapıyor.
Sevgili Peygamberimiz, kabile ve
kalabalıklar arasında gezerek tebliğe müsait insanlar arıyor.
Burası Akabe.
Şu altı kişi insaf ehli olabilir.
Efendimizin nurlu dikkatleri bu altı
yabancı üzerinde...
Es'ad bin Zürare, Râfi bin Malik, Avf bin
Haris, Kutbe bin âmir, Ukbe bin âmir, Cabir bin Abdullah bin Riyab, Medine şehrinde.
Evet, bunlar Medineli ve Hazreç
kabilesinden. Hazreçlilerin Haşimoğulları ile hısımlıkları da mevcut.
Resulullah soruyor:
-Siz kimlerdensiniz?
Yabancılar sualin sebebini bilmiyorlar ama
"Bu nur yüzlü insan, bir hikmetle sormalı" diye düşünerek merakla cevap
veriyorlar:
-Biz Hazreç kabilesindeniz; Medineli...
Sevgili Peygamberimizin aydınlık yüzü
daha bir güzelleşti. Mütebessim dudaklarının aralığından inci dişlerini
ışıltısı farkediliyor.
-demek Hazreçli. O halde uzaktan da olsa
hısımız. Dedem Abdülmuttalibin annesi Selma Hatun'un mensup olduğu Neccaroğulları
da sizin kabilenin bir şubesidir.
-A, evet doğru.
Beklediği yumuşaklığı bulan Allah
Resulü:
-Lütfen şöyle buyurunuz. Oturalım.
Sizle azcık sohbet etmek isterim...
Son Resul, muhatablarına evvela bir miktar
Kur'an-ı Kerim okudu... Adamlar başları önlerinde dinliyor. Bu güzel yüzlü insan
kim; şu okunan ne? Kur'an bitince bakışları bir birinin yüzünde. Çarpıcı
kelimeler meraklarını son hududuna kadar kamçılamasına rağmen bir şey de
soramıyorlar:
-Ben Peygamberim, dedi Resulullah. En son
Peygamberim. İsmim Muhammed. Benden sonra bir daha Peygamber gelmeyecek. Kendisinden
başka ilah olmayan Allahü teâlâ beni islam dinini yaymak için Resul olarak
vazifelendirdi... Bana iman edenler olduğu gibi düşmanlık edenlerde var. Sizin
diyeceklerimi kabul ederek cehennemden kurtulmanızı ve hidayete ererek cennet ehli
olmanızı beklerim.
Medineliler, düşüncelere daldılar...
Yoksa komşusu yahudilerin her darda kalışta: "Siz durun hak Peygamberin gelmesi
yakındır. O, bir ortaya çıksın; biz kendisine tabi olarak sizinle o zaman
hesaplaşacağız" dedikleri Nebi bu muydu?
Evet buydu yahudilerin kastettiği büyük
insan; işte hemen yanıbaşlarındaydı.
......
Medine'de iki kabile vardı Hazreç ve Evs.
Bir de yahudiler yaşıyor.
Bu iki kabile aslında iki kardeşten
türedikleri halde birbirleri ile sürekli çekişme içinde oldukları gibi ayrıca
yahudilerle de geçinmiyorlardı... Bu yüzden yahudiler, ne zaman zor durumda kalsa Hak
Peygamberi beklediklerini o gelir gelmez kendisine iman ederek Hazreç ve Evs kabileleri
ile döğüşecekleri tehdinini savuruyorlardı...
Peygamberimiz, Hazreçli bu altı kişiyi
İslamiyete çağırınca akıllarına hemen yahudilerin sözleri geldi ve kendi
kendilerine:
-Aman Son Peygambere tabi olma şansını
düşmanımız o musevilere kaptırmayalım, diye fısıldaşarak Habibullah'a döndüler:
-Nasıl Müslüman olacağız, ne
diyeceğiz.
Ne diyeceklerini Efendimiz öğretti ve
O'nun öğrettiği gibi derhal imana geldiler. Allah'ın Resulü çok memnun. Altı
kişinin aynı anda iman lezzetini tatması az şey değil. Helel bu altı müminin
Medine'den olması hadiseyi daha çok kıymetlendiriyor.
Medineli altı mümin, radıyallahü anhüm
ecmain, yüce Allah'a hamd Resulullah'a teşekkür ve birbirlerini tebrik ettiler... Bu ne
büyük şanstı böyle? Şu kadar bin insan arasından devlet kuşu hem de Peygamber
eliyle onların başına konuyordu.
Sevgili Peygamberimiz soruyorlar:
-İslamiyeti Medinelilere teklif için
şehrinize gelsem bana sahip çıkar ve yardımcı olur musunuz?
-ah ya Resulallah! Sana nasıl köle
olmayız? Ama malumaliniz olduğu veçhile bizim iki kabile arasında eskiden beri süre
gelen kanlı kavgalar var. Lütfen önümüzdeki haç mevsimine kadar müsaade ediniz. Biz
zaten İslamiyeti Medine'de yaymak için var gücümüzle çalışacağız.
Bunları söyleyen edebinden terlemişti.
Kolay değil Peygamber huzurunda konuşuyor. Ve ikinci Hazreçli devam etti:
-Evet ya Resulallah! Allah yardımı ve
zatıâlinizin duası bereketiyle var gücümüzle çalışacağız. Bakarsınız ve
inşallah Evs'lilerden de mümin olanlar çokar.
Sözü üçüncü mümin aldı:
-Ve böylece o manasız didişme de bitmeye
yüz tutar. İnşallah gelecek mevsimde Evs'lilerle birlikte yüksek huzurunuza
geleceğiz.
| Altı Sahabi, Medine'ye nur
meş'aleleri gibi girdiler. İslamiyeti kapı kapı yayıyorlar. Medineliler, Mekke'nin
aksine islam dinine rağbet ediyor. Ertesi
Hac mevsimi oldu.
Peygamberliğin onikinci yılı. |
 |
|