........
Onlara göre bir kimse Muhammedi olmakla
putperestleri karşısına almış ve kendilerine harp ilan etmiş oluyor. birinin
müslüman olduğunu öğrenmeye görsünler; aman Allahım, o ne vahşi tablolar!Aç
kurtlar misali saldırıyorlar. Bütün mesele dayanmak, tahammül etmek... Ne kadar,
nereye kadar, hangi güne kadar? Azap, işkence, zulüm, zulüm, zulüm.Buna bir çare bulmalı; bir çıkış yolu
aramalı. Acaba mir müddet için bile olsa Mekke'den gurbete mi göçseler?
Bir gurup mazlum sahabi, Resuller
Resulünün muhteşem huzurlarındalar. Çektiklerini edebin en yüksek hali ile
arzediyor; Sevgili Peygamberimiz, Sallallahü aleyhi ve sellem, birşeycik buyurmadan
dinliyorlar... Sızlanmalar, dert yanmalar kendilerine malum olmasına rağmen tekrar
tekrar büyük üzüntülerle anlatılıyor. Nihayet aziz arkadaşları, büyük; en
büyük sahabi Hazret-i Ebu Bekir, radıyallahü anh, devreye girme zaruretini duydular.
Ey Allah'ın Resulü! Kafirlerin, Hatib bin
Amr bin Abd-i Şems'e yaptığı işkenceleri görseydin bu arkadaşlarımızın
dileklerini zarurete binaen kabul ederdin...
Hazret-i Ebu Bekir'in bu ricası üzerine
Resululalh hicret izni verdiler.
Mekke'den, o ana-baba yurdundan sırf
dinlerini korumak, ibadetlerini yapabilmek için ayrılma zahmetine giren bu garip ama
eşsiz sahabiler, yine arz ettiler:
-Ya Resulallah! Hangi memlekete gidelim;
nereyi tevsiye buyurursunuz?
Mü'minler, sevinçle karışık bir keder
içindeydiler. Bir tarafta vahşi işkencelerden kurtulma ümidi, bir tarafta şanlı
Peygambere hasret ve gurbet çilesi... Mübarek elleri ile Habeşistan; yani bugünkü
Etiyopya'yı, Kızıldeniz'in batı tarafını gösterdiler... Eshab-i Kiram sevindi.
Çünkü işaret buyurulan yer hem yakın, hem de Mekke ile aynı iklim kuşağında.
Gidenler intibak zorluğu çekemiyecekler.
On erkek ve dört kadın, Habeşistan'a
gitmek için gizlice hazırlandı. bunlar:
Osman bin Affan ve Sevgili zevceleri
peygamber kerimesi Rukiyye binti Resulullah-ki Rukiyye radıyallahü anha'nın da hicret
kafilesine dahil edilmesini server-i alem, Osman radıyallahü anha'a emir buyurdular;
Ve Ebu Huzeyfe bin Utbe bin Rabia ve
zevcesi Sühlet binti Süheyl, Zübeyr bin Avvam, Mus'ab bin Amr, Abdurrahman bin Avf, Ebu
Selem't-ibni Abdülesad ve zevcesi Seleme binti Umeyye, Osaman bin maz'un, Amir bin Rebia
ve zevcesi Leyla binti Ebi Hayseme, Ebu Sabret't-ibni Ebi Rahim, Hatib bin Amr bin Abd-i
Şems, Haris bin Süheyl ve muhacirlerin sağlıkla menzile vardıkları haberini getirmek
için kendilerine refakat eden Esma binti Ebi Bekr, radıyallahü anha...
Hazret-i Osman, radıyallahü anh, ve eşi
Rukiyye, Lut Peygamber'den bu tarafa küfrün elinden başka diyara göçen ilk aile. Bu
sebeple buyurulan Hadis-i Şerif:
-Osman ve benim kızım, Lut
aleyhisselam'dan sonrra hicret eden ilk karı-kocadır.
Muhacirler, kimsenin gözüne çarpmadan,
kimseyi şüphelendirmeden sağ salim Kızıldeniz sahiline vardılar. Gerileyip gerileyip
uysal bir at gibi ayaklarına kadar gelen dalgalar:
-"Çok çektiniz. Büyük imtihan
verdiniz. Binin sırtımıza sizi rahat günlere taşıyalım" diyordu; diyor
gibiydi. Deniz, ufuklara kadar çağırıyor insanı. Hür ve huzurlu zamanlar, bu ufkun
hemen arkasında. Fakat bu sırada bir aksilik oldu. Birden Nevfel binti Muaviye, devesi
ile önlerine dikildi... devedeki adam, soran gözlerle bakışlarını tek tek yüzlerde
gezdiriyor. Ciddi ve şüpheci. Mü'minlerin yüreği çarpınan bir kuş gibi. Ama
dıştan aldırışsız ve soğukkanlılar.
Adam, devesinde şöyle bir doğrulduktan
sonrra sordu:
-Nereye gidiyorsunuz böyle?
Bu iki kelime, keskin bir nişancının ard
arda fırlatıp tahtaya kapladığı iki yaman bıçak gibi sessizliği ortasında
kesmişti.
Düşmana hile caiz. Harp hiledir. Harpte
düşmana yalan yine o harbin taktiklerinden bir taktik. Hemen cevaplandırdılar:
-Denizde bir gemi parçalanmış onu satın
almaya niyetlendik.
Nevfel, pek tatmin olmadı. Tatmin
olmadığı için de umre niyeti ile gittiği Mekke'de şüphesini müşriklere açtı...
Kureyş'in arasında hemen mbir panik koptu.
-Aman, dediler, bir ekip hemen ardlarından
yetişip yakalasın. Gemi falan yalan. Onlar, bizden kaçan müslümanlardır.
Gerçekten silahlı bir gurup kureyşli,
vakit kaybetmeden Kızıldeniz sahiline vardılar.... muhacirleri yakalayacaklarına,
onları bu defa öyle beter işkencelerden geçireceklerine inanmışlardı ki kumasalı
boş bulunca beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Kıyı boyunca aşağı yukarı
koşturdularsa da görünen hiç bir şey yoktu. Sahile vuran dalgalar,
"ahmaklar", "ahmaklar" der gibi sert ve alaylı.
Allahü teala, kendi aşkı uğruna
vatanlarından ayrılma fedakarlığına katlanan mü'minlerin işlerinde kolaylık
yaratmış, onlar, uygun deniz ve uygun havayla sal üstünde kısa zamanda Afrika
yakasını bulmuşlardı. Kızıldeniz'in Asya sahillerinde tepinen kafir atlıları
yumrukları ile boşluğu döve döve öfke içinde Mekke'ye döndüler.
Bu sırada Habeş kralı,
"Necaşi" isminde bir hırıstiyandı. Mekke'den gelen bir kafile müslümanın,
ülkesine sığındığını haber alınca iltica sebeplerini araştırdıktan sonra
emniyetlerinin sağlanması için görevlilere emir verdi... Mü'minler, rahat ve huzur
içinde hiç kimse karışmadan ibadetlerini yapabiliyorlar...
Bu esnada Mekke'de Vennecm Suresi indi.
kahraman Peygamber, bu sureyi Kabe'de müşriklerin hazır olduğu bir zamanda okumaya
başladı. Ağır ağır, tek tek okuyordu. İki ayeti kerime arasında bir miktar
bekliyorlardı ki, anlamı zihinlere tam olarak yerleşsin. Yüce Allah, şöyle
buyuruyordu:
-Doğan ve batan yıldızlar hakkı için
sizin sahibiniz Muhammed aleyhisselam, asla dalalet ve hatada olmadı. O, kendi nefsinden
söz söylemez. Onun kelamı Kur'an-ı Kerim'dir. O'nun din işinde sözü ancak Allahü
teala'dan gelen vahiydir. bu vahyi O'na çok kuvvetli olan Cebrail aleyhisselam
getirmiştir ki, kanadıyla ve haykırmasıyla nice şehir ve milletleri yerle bir
etmiştir. Lat ve Uzza ve Menat ismindeki putlara ibadet edersiniz. bunların kudretleri
nedir ki Allahü tealayı bırakıp onlara taparsınız?
Surenin okunması bitince Sevgili
Peygamberimiz, secdeye vardılar.
Kafirler de secdede. Hatta kendini
beğenmişleri bile yerden bir miktar topratk alıp alınlarına sürerek güya secde
etmiş oluyorlar... Garip! Hem de çok garip. Kafirler can düşmanları ile birlikte
secdeye varsınlar. nasıl olur?
İzahı şöyle: Efendimiz, kafalara tam
olarak yerleşsin de unutulmasın diye ayet aralarında bir miktar durarak yavaş yavaş
okuyordu ya? İşte ütün sır burada. Şeytan; o lanetlenmiş mahluk, bu duraklardan
yararlanarak müşriklerin kulağına sanki Resulullah söylüyormuş gibi şu sözleri
duyurdu:
-Putlar uludur. Onlardan şefaat
beklenebilir...
Allah düşmanları, sözü efendimizin
söylediğine inanarak sevindier ve o yüzden yere kapandılar. Ve kendi aralarında
toplanan kafirlerin vardığı karar:
-Muhammed ilahlarımızı tanıdı ve
dinimizi kabul etti. Zaten biz de rızık verenin, öldürenin ve diriltecek olanın Allah
olduğunu biliyoruz. Lakin putlarımız da şefaatçidir. O, bugüne kadar bunu
reddediyordu. Bundan dolayı kendisine düşmandık, bu yüzden intikam alıyorduk. Ama
madem ki şimdi gerçeği kabul ediyor. Biz de bundan böyle ne o na, ne yolundakilere
hiç bir sıkıntı vermiyeceğiz. Artık sulh dönemi başlamıştır. Şimdiden sonra
barış içinde yaşayacağız.
Şeytanın hilesini müşrikler böyle
ahmakça bir yoruma bağlamışlardı. Ortalıkta şu asılsız söz dolaşmaya başladı:
"Muhammed aleyhisselamla, kafirler barış andlaşması yapmışlar!!!"
Velid bin Mugire, teminat vermek için
Resulullah'a geldi:
-İnandığın yolda selametle yürü.
Bundan sonra sana dokunmayacağız. Belki yardım bile edebiliriz.
Peygamberimiz, hayret ettiler. putperestler
niçin yumuşamışlardı ki?
Cebrail aleyhisselam, gelerek olup
bitenleri ayrıntıları ile nakletti: Sevgili Peygamberimiz, şeytanın kendi sözlerini
ayeti kerimenin arasına katmasına çok üzüldüler. Yüce Allah, Habibi üzülmesin
diye yine Cebrail aleyhisselamı yolladı:
-Senden önce gönderdiğimiz şeriat
sahibi Resuller ve onları takipçisi Nebiler, ayet-i kerime okumak veya bir şey
konuşmak arzuladıkları vakit şeytan, o Peygamberin sözüne de bir şeyle, katardı.
Cenab-ı Hak, ilahi kelamla Şeytani sözü birbirinden ayırır; sonra kendi ayetlerini
hüküm ve isbat eder. Allahü teala, insanların hallerini bilici ve hükmünü icra
edicidir...
Allah'ın Resulü, teselli bulup
rrahatladılar ve bu defa yeni gelen bu ayet-i kafirlere duyurdular. Putperestler, bunun
üzerine:
-Demekki Muhammed, ilahlarımızın Allah
yanında yüksek dereceleri olduğunu ikrar ettiğine pişman oldu. Bu sulh
andlaşmasını bozmak demektir. Öyleyse biz de barıştan vazgeçtik. O ve yolundakiler
yine düşmanımızdır. Açıkça ilan ediyoruz!
Mekke'de bütün bunlar olup biterken
Habeşistan'a göçen müslümanlar ne yapıyor acaba? Onlar rahatlar. Necaşi iyi bir ev
sahibi. Fakat bu asılsız muahede söylentisi da oralara kadar uçtu. bunu işiten
muhacirler:
Öyleyse dediler,biz de vatanımıza avdet
edelim.Buraya putperestlerin dayanılmaz eziyetlerinden kurtulmak için
göçmüştük.Madem ki sebep ortadan kalktı biz de gidelim.
Hakikaten döndüler.Ama şayianın yalan
olduğunu ancak Mekke'ye geldiklerinde öğrenebildiler...İş,işten geçmişti.
Varsın geçsin.
Allah'ın takdiri ne ise elbette o tecelli
edecektir.
......
39
"En'am suresinin 22.ayetinde:"Bir
ölü iken kendisini dirilttiğimiz;O'na insanların arasında yürüyebileceği bir nur
verdiğimiz kişi"diye övülene nice selam ve nice gıpta ve nice hürmetler olsun.
Safa Tepesin'i görüyoruz.Bir gurup
insan,toplanmış bir puta tapınıyor ve yalvarıyorlar.Ey tanrımız bize bol nimetler
ver,şöyle şöyle kötülüklerden koru gibi. Taptıkları put Velid'in. Yani öyle
garip bir tanrı ki bir de sahibi var. Peygamberimizin hizmetçisi Abdullah İbni Mes' ud
hazretleri de orada ve onları uzaktan seyrediyor...koca koca adamlar,kendilerinden
geçmiş halde putun önünde tuhaf hareketler içindeler. Ayin yapıyorlar. Gülünç ve
insan haysiyeti için iğrenç manzara. Ahmaklığın en net karikatürize edilmiş
tablosu; küfrün tiyatroluk fotoğrafı.
Abdullah ibni mes'ud, radıyallahü anh,
birden efendisini görüyor. Evet O geliyor;büyük kurtarıcı ahenkli adımlarla
yaklaşıyorlar.Tehlike,tuzak,ihanet onları durduramıyor.O, mübarek elleri ile dalalet
perdesini aşağı çekip şu zavallı mahlukları, küçüklükten insanlık seviyesine
yüceltmek;yani müslüman olmalarını gerçekleştirmek için büyük davetini bir kere
daha tekrarlayacak.Ne derlerse desinler,tavırlar, kabulleri,öfkeleri hangi çap ve hangi
buudda olursa olsun davet tekrarlanacaktır...
Efendimiz,başlarında,
adamlar,ürkek,şaşkın ve küstah. Emir, en çarpıcı kelimelerden kurulu bir davet
cümlesi:
-Ey Kureyşliler "La ilahe
illallah" deyiniz!...
Küfrün beyninin tam ortasına indirilen
bir balyoz. Yani: Yanılıyorsunuz, Halık'ınız olan ilah, Velid'in bu tahta parçası
değil; ezeli ve ebedi olan Allah'dır. Mesajın anlamı bu. Söz, müşriklerin arasına
bir dinamit gibi rüşmüştür. Gururları yaralandı ve nefsleri kabardı.. Velid başı
çekiyor. Ebu Cehil'e dönerek:
-Ne dersin şunu bir güzel mahçup edeyim
mi?
-İstediğini yapmakta serbestsin!
Velid, bir tırmarhanelik tip gibi putunu
boynuna asarak Resuller sultanı'nın karşısına dikildi. Mağrur ve edepsiz:
-Sen bize her zaman ne diyordun?
"Allah, insana şah damarından daha yakındır" değl mi? Bak işte benim
tanrım bana ne kadar yakın. Herkes onu görmekte, Peki senin Rabbin hani? Haydi sen de
onu göstersene!
Sevgili Peygamberimiz, bu sersem mantıklı
çok bilmişe karşılık vermeyi lüzumsuz gördüler. Velid, bir cevap alamayınca
savaştan gelen mağrur bir kahraman edasıyla yoldaşlarının arasına döndü. Putu
tekrar karşılarına dikerek, ayini sürdürdüler... bu defa dilekleri kan kokuyordu:
-Ey tanrımız! Şu Muhammed'in ettiği
yetti artık. bak sana bile sataşıyor. Herhaled onu öldürmekten başka çare kalmadı.
Bu dileğimiz için bize yardımcı ol...
Peygamberimizi, Velid'in kuru ağaç
parçasına ispiyonlayan putperestlerin sözleri bitince bir kafir cinni, nice zamandır
beklediği fısatı bulur bulmaz hemen bunu kullandı. Putun içinden "izin
veriyorum. Katledebilirsiniz. Ben de yardımcı olurum" diye sesler işitilmeye
başlandı. Kafirler, şaşkın ve sevinçli. Şaşkınlar, çünkü tanrılarından daha
evvel bir şey duymuş değiller. Sevinmelerinin sebebiyse yakarışlarının güya kabul
görmüş olması. Hace-i Kainat ve mübarek hizmetçileri de putun dediklerini duydular.
Efendimiz, Abdullah ibni Mes'ud'u da alarak üzüntülü bir halde geri döndüler.
Abdullah ibni Mes'ud, radıyallahü anh, ancak eve vardıklarında sormaya cesaret
edebildi:
-Ya Resulullah puttan gelen sesleri siz de
işittiniz mi?
Aziz Peygamber, sallallahü aleyhi ve
sellem, meyus bir halde iken daha evvel böyle bir sualle incitmek istememişdi.
-Evet; O, putların içine girerek halkı
Peygamberlerin katline teşvik eden bir cinnidir. Ama daha evvel hangi cinni bunu
yaptıysa sonunda helak olmaktan kurtulamadı.
.........
Aradan epeyce zaman geçmişti. Bir gün
Sevgili Peygamberimiz, Abdullah ibni Mes'ud'la birlikte oturuyorlar. Aniden bir selam
işittiler. Peygamberimiz selamı aldı ama hizmetçileri kimseyi göremiyor. Oratılakta
olan biri yok. Abdullah ibni Mes'ud radıyallahü anh'ın şaşkınlığı devam ederken
insanların ve cinnilerin Peygamberi, sallallahü aleyhi ve sellem, meçhul sese sordular:
-Gök ehlinden misin, yer ehlinden misin?
-Cinniyim.
-Niçin geldin?
-Musır isminde bir kafir cinninin bir
putun içine girerek müşriklerin zatı alinize ziyan vermesi için onları teşvik ve
tahrik ettiğini ve sizin de bundan üzüldüğünüzü işittim. Haberi aldığımdan
beri bu dinsizi arıyordum. Nihayet O'nu yine Safa Tepesi'nde yakaladım; ve bir kılıç
darbesi ile canını cehenneme yolladım... Yarın aynı tepeye gelerek müşrikler,
putlarına tapınırken onları hak dine çağırmanızı istirham ediyorum. Siz, onları
Allah yolunda davet ederken ben de Velid'in putuna girer ve sözlerinizi tasdik ederek
sizi ve islam dinini överim. Böylece dostlarınız sürurlanır; düşmanlarınız
üzüntüden kahrolur...
-İsmin ne senin?
-Semhec.
-Sana aha güzel bir isim vermemi ister
misin?
-Hangi ismi ya Resulallah?
Sevgili Peygamberimiz:
-İsmin "Abdullah" olsun,
buyurdular:
Cinni, kendisine bir peygamberin hele son
ve en büyük Resul'ün bizzat ad vermiş olmasına o kadar çok sevindiki.
Peygamberimiz ve İbni Mes'ud,
radıyallahü anh, ertesi sabah Safa'ya gittiler. Puta tapıcılar orada ve putlarına
kulluk etmekle meşguller... Allah'ın Resulü onları tekrar tevhide ve islam dinine
çağırıyor. Efendimizin sözleri üzerine kafirler, inat ve nisbet olsun diye putlara
secde ederek yalvarmaya başladılar:
-Ey tanrımız bize Muhammed'i ve O'nun
dininin kötülüğünü anlat; O'nu mahcup et!
Puttan sesler gelmeye başladı. Ses,
efendimizi öven bir kaside okuyor. Şiir bitti. Bu defa islamiyeti düzgün bir arapça
ile methetmeye başladı. Abdullah, vazifesini çok güzel yapıyordu.
Güruh, önce şaşırdı sonrra gazaba
geldiler. Bu nasıl tanrı ki Muhammed'i yüceltiyor. O'nu şiirler ve güzel sözlerle
kendilerine övüyor?
-İşte bu da Muhammed'in ayrı bir sihri!
...der demez tanrılarını paramparça
ettiler. Söz dinlemeyen yaramaz bir tanrının sonu işte böyle olurdu. Zavallı ağaç
parçasını iyice kırdıktan sonra kainatın Seyyidine saldırdılar; bazısı
tartaklıyor, bazısı taş atıyor; mübarek saçları darmadağınık oldu. Adamlar
kudurmuş. Ağızları köpük içinde. Biri de düşünemiyor ki "Biz Muhammed'in
sahri" diyoruz ama bu nasıl ilah ki sihrin tesirinde kalarak ne diyeceğini
şaşırıyor?
İnsanlığın en metin ve en sabırlısı,
şu bir çift sözden gayri hiç bir şey demediler:
-Ey kureyşliler siz bana vuruyorsunuz ama;
ben sizin peygamberinizim!
Bunak yaşta bir putperest, ucu sivri
demirli bir değneği sevgili Peygamberimiz'in mübarek karnına saplamak üzereydi ki
ihtiyarın "kütt" diye eli kırıldı... Sürü, şaşkın halde donup kaldı.
Peygamberimiz ve hizmetçisi aralarından geçip gittiler.
......
Hamza!!.
Namlı bir insan. Herkesin sayıp
çekindiği birri. Güçlü-kuvvetli pehlivan yapılı bir bahadır. iyi ok çekip
mükemmel kılıç kullanıyor. Ava düşkün. Vaktinin çoğunu da avlanarak geçiriyor.
Puta tapıcıların, Resulullahı hırpaladığı gün O, yine çölde ceylan peşindeydi.
Sürmeli gözlü bir ceylanın oradan oraya sekerek kaçışları kendisini haylice
yormuştu ama av ihtirası hayvanı kovalamaktan caymasına mani oluyordu. Bir yere
geldiler ki ceylan artık kaçamaz oldu. Hayvancık nefes nefese olduğu yerde durdu ve
Yüce Allah'ın izni ile dile geldi:
-Ey Hamza; sen benimle uğraşıyorsun ama
üzerime çevirdiğin o oku şu anda yeğenini öldürmek isteyenlere çeksen herhalde
daha hayırlı bir iş yaparsın!
...dedi. Hamza'nın şaşkın
bakışlarına ve iki yanına salınan ellerine aldırmadan bir sıçrayışta kaçıp
canını kurtardı...
Avcı ise başına gelenden ürkmüş halde
karışık bir kafa ile evine döndü. Aç olduğunu; yemek çıkarmalarını söyledi.
Hanımı O'na yemeğini hazırlarken aniden gözlerinden yaşlar boşandı. Hamza, hayret
dolu bakışlarla soruyor:
-Hayırdır; niçin ağlıyorsun?
-Hiç sorma!.. Muhammed'i çok fena
dövdüler. Yüzü gözü kan içinde, insan insana böyle muamele eder mi?
Hamza'nın tüyleri diken diken oldu. Az
sonra kopacak bir fırtına gibi.
-Ebu Talib neredeydi?
-Hayvanları kırlara götürmüştü.
-Ya Ebu Lehep!
-O mu? Ah o, ah o! "Öldürün şu
yalancı sihirbazı" diyerek saldırganları kırıştırıyordu. Düşmandan beter
bir amca?
-Peki Abbas'a n'oldu?
-Ellerinden kurtarmak için haylı
uğraştı ama...
Hamza, yemeği bir kenara iterek
öfkesinden hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ve:
-O'nun intikamını almadıktan sonra yiyip
içmek bana haram olsun!
Diyerek acele zırhını giydi,
kılıcını kuşandı, atına atladı ve yayı elinde olduğu halde bir yel gibi Safa
Tepe'sini buldu. Ucuz kahramanlar henüz dağılmamışlardı. Hamza'nın gelişi
dikkatlerini çekti. Bir anda yüzleri donuklaştı. Bütün bakışları ile O'nu
izliyorlar:
-Eğer, dediler, önce gelip bizi selamlar
sonra tavafa giderse korkacak bir şey yok.Ama ilkin tavafa yönelirse bu öç almak için
geldiğini simgeler...
Hamza, yanlarından hışımla geçerek
tavafını yaptı ve az sonra çakmak gözler ve dağ gibi bir heybetle önlerine dikildi.
-İnsafsızlar sizi! Vallahi o sırada
burada olsaydım hepinizi gebertirdim!!! Muhammed'i kim dövdü?
Şeytan zekalı Ebu Cehil, hemen lafın
önüne geçti:
-Ben!
Hamza derhal atını O'na doğru sürerek
elindeki yayı baş kafirin kafasına indirirken bir taraftan da:
-Böyle müstesna bir insana
yaptıklarınızdan hiç mi utanmıyorsunuz? Sizi alçak reziller sizi. Eğer O'nun
dedikleri suçsa işte ben de Müslümanım ve buradayım! Var mı bir diyeceğiniz?..
Kimse bir şey diyemiyordu. Çünkü O'ndan
ciddi şekilde korkarlardı... Ebu Cehil'in kafası birkaç yerden yarılmış kanıyordu.
Ses-soluk çıkmayınca Hamza, tekrar
atını mahzumladı. Cins arap atı, az sonra görünmez oldu. Hamza, geldiğinde
Alemlerin efendisi bir kenarda yüzünü Kabe'ye dönmüş olarak düşünceli bir halde
oturuyordu.
-Esselamü aleyke sevgili yeğenim!
Peygamberimiz, selamı aldıktan sonra
hüzünle konuştular:
-Bu şahıs terket ki kimsesizdir. Ne
pederi, ne amcası, ne kardeşi, ne arkadaşı, ne de bir destekçisi var.
Mukaddes insan, böylece amcasına sitem
ediyordu. Önce yakın akrabasın'n müslüman olması lazım gelmez miydi?
Hamza teselli etmek için:
-Üzülme! Sana zulmeden Ebu Cehil'in
başını bir kaç yerinden yardım, düşmanlarını sindirdim. intikamın
alınmıştır.
-Beni Hak Peygamber olarak gönderen Allah
için söylüyorum ki kılıcınla bütün müşrikleri katletsen; vücudun da baştan
aşağı kana bulanmış olsa kelime-i şahadet getirmedikçe bu yaptıkların Allah
indinde hiç makbul olmaz.
Hamza, duyduklarından irkilmiş olarak ve
biraz da müdafaa kabilinden:
-Müsterih ol. Artık sana ilişemezler.
-Amca! Sen iman etmedikçe ben müsterih
olamam. İman etmen yeğenin için alacağın önceden daha üstündür.
Hamza onun yanına otururken lafı
değiştirdi:
-Kureyş arasında bir söz dolaşıyor.
Gökten sana bir kelam inmiş ki hayli çekiciymiş. kimden öğrendin onları?
-Hiç kimseden. Onlar Rabbim'in sözleri...
-Biraz okusan...
Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi
ve sellem, Ha-Mim suresinin başından bir kaç ayet okudular...
-Efendimiz sustuklarında Hamza:
-Buradan anlaşılıyor ki, senin Rabbin
"La ilahe illallah" diyenleri affediyor; doğru anlamış mıyım?
-Evet.
-Galiba bunu söyleyenlerin
pişmanlıklarını da kabul ediyor?
-Doğru.
-"La ilahe illallah" demiyenlerse
büyük azaplarla korkutuluyor...
Evet.
-Bir miktar da diğer ayetlerden okur
musun?
Peygamberimiz, biraz da Taha Suresi'nden
okumaya başladılar. "Yerde-gökte ve bu ikisi arasında olanlar ve yerin
altındakiler, hepsi O'nundur" ayetine gelince amcası Resulullah'ın okumasını
kesti:
-Bizim Mekke'de binbeşyüz putumuz var.
Bunların üçyüzaltmışı Kabe'de, diğerleri etrafta bulunuyor. Onların, tek karış
toprağa bile hükmü geçmez... Sen ne diyorsun: "Yerde ve Gökte olanlar benim
Rabbimindir"
-Ta kendisi.
-Bu gece bir düşüneyim yarın gelip iman
ederim. Şimdilik hoşça kal...
Amcasının Müslüman olma vaadi Server-i
alemi sevindirdi. Çünkü onun Müslüman olması müminleri çok kuvvetlendirecekti...
..........
Hamza'nın oradan ayrılmasından hemen
sonra, Sevgili Peygamberimiz'e dört melek geldi. Habibine yapılan kötü muamele Yüce
Allah'ı incitmişti. melekler, selam vererek kendilerini ve ziyaret sebeplerini arz
ettiler.
-Ben, dede birincisi, denizler meleğiyim.
Emret bunları da Nuh ümmeti gibi sulara gömeyim!...
Peygamberimiz:
-La havle vela kuvvete illa billahil
aliyyil azim, dediler...
İkinci melek söz aldı:
-Ben rüzgar ve fırtına meleğiyim. İzin
ver; Ad milleti gibi Mekke'yi de içindekilerle beraber havaya savurup yele vereyim...
Peygamberimiz aynı sözü tekrarladılar:
-La havle vela kuvvete illa billahil
aliyyil azim.
Üçüncüsü:
-Ya Resulallah! Ben Güneş meleğiyim. Sen
buyur ben, güneşi onların tepesine yaklaştırayım; cümlesini kavurup kömür etsin.
-La havle vela kuvvete illa billahil
aliyyil azim.
Sonuncu melek:
-Ben Dağların meleğiyim. Şayet sen
istersen Ebu Kubeys dağını yerinden alıp mekke'nin üzerine bırakayım; ne şehir
kalsın ne içindekiler...
Mübarek dudaklarda hep değişmez
karşılık:
-La havle vela kuvvete illa billahil
aliyyil azim. ve devam buyurdular:
-Ey melekler! Siz benim ricamı
kırmazsınız değil mi?
-Elbette ya Resulallah!
-Gelin öyleyse ben dua edeyim siz de
"amin" deyin.
Ve mübarek ellerini semaya açarak
yalvarmaya başladılar.
-Ya Rabbi! Üzerimden azabı kaldır.
Milletimize iyilikler ver. Onları doğru yola getir. Milletim Peygamberliğimi bilmiyor.
Sen onlara hidayet ver; azap eyleme.
Melekler hayret içindeler:
-Amin, amin, amin, amin. Allahü teala,
sana güzel karşılıklar versin. Evvelki Nebiler güç durumda kaldığı vakit
yardımlarına koştuğumuzda; onlar beddua eder ve kavimleri helak olurdu. Sense şu
kadar kötülüklerine rağmen bunların iyilik ve kurtuluşları için dua ediyorsun?
Diyerek Hatemül Enbiyadaki üstün ve
güzel ahlaka hayret ve hayranlıklarını gizleyemediler.
-Hak teala hazretleri, beni alemlere rahmet
olarak gönderdi. Ben, azap sebebi değil, ebedi saadet vesilesiyim, buyurdular.
Melekler sevinerekk ayrıldı...
.........
Sevgili Peygamberimizin nnur kaynağı
kalbleri o gece hep amcası Hamza'nın Müslüman olması için dua ile meşgul oldu.
Peygamber duası, kalbden kalbe
aksediyordu. Hamza, Efendimize duyduğu sevgi ve O'nu korumak için gösterdiği gayret
yüzünden, eşikten atlamak üzereydi ve son tereddütlerden de kurtulması için
kendisine rahmet yağmurları gibi dua yağıyordu. Üzerine çisil çisil dökülen bu
dualar sebebi ile Hamza, kalbini dolduran aşk ve iştiyakdan dolayı o gece tam kırk
kere Resul-i Ekrem'in kapısına geldi... geri döndü... gitti geri geldi. med-cezir
halindeki engin bir deniz gibiydi. Resulullah ay O, deniz gibiydi.
...uykusuz geçen bir geceen sonra nahayet
son gelişinde yeğeninin kapısını çaldı. Artık sabah olmuştu. Büyük Peygamber
O'nu içeri alıp münasip şekilde ağırladıktan sonra söze girdiler:
-Hatırlayacağın gibi aramızda bir ahd
vaki oldu. İman edecektin. Vaadine vefa göstermeni bekliyorum...
-Doğru. Ancak biraz daha Kur'an okusan!
Peygamberler peygamberi Rahman suresinin
başından bir mikdar okumuşlardı ki amcası durdurdu.
-Yeter! En ufak şüphe ve tereddüdüm
kalmadı. La ilahe illallah Muhammedün Resulullah!...
Evet, beyaz köpüklü o dalgalı denizin
gel-gitleri bitti; Hamza müslüman oldu ve Hazret-i Hamza oldu. Mü'minlere müjdeler
olsun. Hazret-i Hamza, radıyallahü anh, otuzdokuzuncu müslüman. Bu demektir ki kırka
bir şey kalmadı. Kırkı bulunca da rakamları makara ipliği gibi çözülecek.
Bu büyük insanın islam saflarına
iltihakı, küfrün cesaretini kırdı. O'ndan duyulan korku yüzünden müşrikler şimdi
eskisi kadar saldıramıyor.
Yarınlar, iman ehline tebessüme
hazırlanmakta.
40...veya meydanlar selama dursun!
BENİ BİLEN BİLİR.
BİLMİYEN BİLSİN Kİ
ÖMER İBNİ'L HATTABIM !
Hazret-i Ömer radıyallahü anh
Kureyş, Hazret-i Hamza radıyallahü
anh'ın müslüman olma şokunu henüz atlatmış değil. Ama asıl şok; daha doğrusu
büyük darbe geride. Ummadıkları biri müslüman olmak üzere. Bu beklemedikleri
şahsın müslüman olması ile küfrün dünyası başına yıkılacak.
...........
Ömer, Kureyş'in şöhretli isimlerinden.
İri yarı, heybetli görünüşü, kızıl
gür saçlı, sık sakallı bir insan.
Tehlikeleri hiçe sayan bir tabiatı var.
Ticaretle uğraşıyor...
O'nu Kabe yolunda görüyoruz. Niyeti
Peygamberimizi uyarmak. "Vazgeç bu ettiklerinden diyecek. Dinimize, yolumuza
ilişme. Eğer insanları kendine çekmeye devam edersen bunun hesabını verirsin!"
ihtarını yapacak. Aksi halde şu cemiyet çözülecek, gemi su alacak, asırlık çınar
kurumaya yüz tutacak, töre bozulacak.
Hayır! Ömer, yanılıyor. Kız çocuğunu
diri diri toprağa gömerken nasıl hata ediyorsa öyle yanılıyor. Asırlık çınar
yani Kureyş, yani bütün arap milleti, yani bütün yeryüzü kurumuşken;
görünüşteki aldatıcı canlılığa rağmen ölmüşken; O'nun sallallahü aleyhi ve
sellem, getirdiği ebedi nizamla dirilecek.
Bir dağ gibi yolları doldura doldura
yürüyen Hattaboğlu'nun Kabe'ye vardığı esnada Resul-i Ekrem, oradaydı ve Elhakka
Suresi'ni okuyordu. "Okuması bitsin, dikkatini çekerim" diye niyetlendi ve bir
kenara saklanarak dinlemeye başladı. Fakat dinledirçe kendine birşeyler oluyordu;
Kur'an-ı Kerim'e karşı hayranlık duyguları kabardı. Bunun üzerine şöyle
düşündü; "Evet; galiba doğru, O, Kureyşin söylediği gibi şair"
Niçin şair?
Çünkü, Ömer İbni'l Hattab'ın o anki
mantığına göre; "Bu kadar güzel cümleleri ancak bir şair kurabilir. Şu
sözlerde ne kadar güzellik ve çekicilik var. Bu denli güzel kelimeler yalnızca bir
şairin dudaklarından dökülebilir." O, saklandığı köşede, içinden bu
muhakemeyi yaparken Sevgili Peygamberimiz, surenin kırk ve kırkbirinci ayetlerine
gelmişlerdi:
"-Muhakkak ki, O Kur'an, Allah
katında çok şerefli bir Resulün (Cebrail'in) sözüdür. O, bir şair sözü
değildir. Siz ne az inanır kemselersiniz!"
Ömer, hayretler içinde kaldı.
"Tamam" dedi kendi kendine. "Zihnimden geçenleri anladığına göre aynı
zamanda bir kahin." Ama bu yorum da cevabını aldı. Efendimiz, okumaya devam
ediyorlar:
-"O, bir kahin kelamı değildir. O
Kur'an, Alemlerin Rabbinden inzal olmuştur. Eğer, Peygamber, indirmediğimiz bazı
sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve
hayatına son verirdik! Hiç biriniz de onu muhafaza edemezdiniz. Doğrusu Kur'an, Allah'a
karşı gelmekten sakınanlara bir nasihattır. İçinizde yalanlayanlar bulunduğunu
elbette bilmekteyiz. Kur'an münkirler için bir iç yarasıdır. O, hiç şüphesiz tam
bilginin kesin gerçeğidir. Öyle ise, O büyük, O Yüce Rabbinin ismini an!"
Ömer; o heybetli adam, işittikleriyle
alt-üst olmuş ve kalbinin şuracığı yumuşayıvermişti. O kadar hislendi ki
gözlerininyaşlanmasına mani olamadı. Ama çevere yok mu, çevre? Kötüler!...
Kötüler, dört yanı kuşatmışken Allah'ın izni olmadan onları aşarak zulmet
bölgesini geçip ışığa varmak ne mümkün!... Nitekim Hattaboğlu'da hakikate bu
kadar yaklaşmışken; imanla arasında handiyse bir tül perdelik mesafe kalmışken
küfür yine arayı derinleştirdi, ortalık yine zifiri karanlığa boğuldu....
.........
İslamın zuhurunun altıncı yılı.
Hazret-i Hamza radıyallahü anh,
Müslüman olalı üçgün olmuş, Bütün Mekke çalkalanıyor. Hamza radıyallahü
anh'ın islama geçişi şirk dünyasını kara yaslara boğmuştur. Eğer mani olunmazsa
gidişat iyi değil....
İşte Kureyş büyükleri, aralarında
toplanmış çareler arıyor. Her zamanki gibi Ebu Cehil, yine başrolde.Bu mel'un adama
göre hedef; Peygamberi katletmek! Bunun dışında tutulacak her yol hüsrandır.
-O- tanrılarımızı yeriyor. Bizleri
tahrik ediyor ve ecdadımızın cehennemde olduğunu iddia ediyor. Kim Muhammed'i
öldürürse kendisine yüz tane kızıl tüylü deve, çilçil altınlar, gümüşler,
elbiselik kumaşlar, bol miktarda misk vereceğim. O'nu öldürecek kimse abad olacak;
servete boğacağım o bahadırı.
Herkes, birbirinin yüzüne bakıyordu.
Ebul Kasım' öldürmek! O'nu öldürmek fevkalade riskli bir teklifti. O'nun ölümü ile
Kureyş, ikiye bölünecek ve kan davaları memleketi bir veba salgını gibi kasap
kavuracaktı. Herkes, çeşitli düşünceler içindeyken ömer, ayağa kalktı. Tahrik ve
vaadin parlaklığı kalbinde İslam güneşine açılmaya başlayan pencereciği yeniden
kapatmış ve onu tekrar eski haşin haline iade etmişti:
-Bu işin üstesinden ancak Ömer İbni'l
Hattab gelebilir!...
Kalabalık, bir an ateş yalımına
tutulmuş gibi irkildi ama kendini çabuk toparlayarak:
-Doğru diyorsun Hattaboğlu, dediler, bunu
ancak sen başabilirsin. Bizi bu musibetten olsa olsa sen kurtarabilirsin.
Onlar beşuş çehrelerle Ömer'i
alkışlarken O, sesini bir iki perde daha yükselterek konuşmasını sürdürdü:
-Ben bu meseleyi halledeceğim ama; ya sen
sözünde durmazsan Ebu Cehil?
Zalim kurt, eline geçen böyle bulunmaz
bir fırsatı kaçırır mı?
-Sorduğun şeye bak! Haydi Kabe'ye
gidelim. Hubel'in huzurunda and içecek; vaadimi bir kere daha tekrarlayacağım ki
şüphelerin kaybolsun.
...gittiler; Ebu Cehil, dediklerini yaptı.
Bunun üzerine Ömer, kılıcını kuşandı ve "Lat ve Uzza'ya yemin olsun ki bu
işi bitirmeden gelmeyeceğim" dedi.
Öfkelerle bu noktaya varırken Cenab-ı
Hak, Ömer İbni'l Hattab'ı Sıddıklar defterine yazacağına yemin ediyordu.
Yüce Allah, buyurdu ki:
-Sen, sevgilimi öldürmek için kılıç
kuşandın; lakin ben O'nun aşkını senin boynuna geçirdim. İzzet ve celalim hakkı
için nice şehirler senin elinle İslama gelecek ve düşman ülkeleri senin korkunla
titreyecekti.
.............
Hattaboğlu, yola koyuldu; Sevgili
Peygamberimizi arıyor.
Kenar yollardan Hacire'de Nuaym bin
Abdullah'la karşılaştı.
Abdullah da yeni dinin mensuplarından.
Ömer, bundan habersiz tabii. Ömer'in böyle pusatlanmış olarak hışımla
yürüyüşü O'nu şüphelendirdi ve bir mümin uyanıklığı ile durumun endişe verici
olduğunu sezmekte gecikmedi:
-Uğurlar olsun ya Ömer. Nedir bu telaş?
Mühimce bir işin olmalı!
-Arap milletinin arasına tefrika sokan,
tanrılarımızı beğenmiyen, bizleri hor gören Muhammed'i öldürmeğe gidiyorum.
Nuaym, haberin korkunçluğundan şöyle
bir sendelediyse de hemen toparlandı:
-Zor birişe kalkışmışsın. Tut ki
muvaffak oldun. O zaman Abdülmuttalib oğulları seni sağ bırakır mı?
Söz Ömer'in hoşuna gitmemişti.
-Yaa demek öyle! Anlaşılıyor ki sen de
Muhammedisin. Bari önce senin kelleni uçurayım, dedi ve sağ eli, öfkeyle
kılıcının kabzasını aradı.
Nuaym:
-Ben babalarımın dinindeyim. Lakin işte
sana garip birr haber:
-Kardeşin Fatıma ile kocası Said de
Müslüman. Bundan hamberin var mı? Önce onları yola getir sonra başkasına karış.
Ömer ummadığı birşeyi iştimişti.
Şaşırdı, sarardı ve çareyi inkarda buldu.
-Hayır! Yalan! Yalan diyorsun. Onlar
Müslüman değil.
-Ben yalan söylemiyorum. Uzakta değiller
ki git sor.
Mübarek sahabi Peygamberimizi bir
tehlikeden uzaklaştırmak için bu oyalayıcı haberi bir olta olarak kullanmıştı.
..........
Said bin Zeyd'in evi..
Eve yaklaştıkça bir erkeğin okuduğu
Kur'an-ı kerim işitiliyor....
Said ve hanımı ilk mü'minlerden.
Yolaçıcı bayrak insanlar. Habbab bin Eret radıyallahü anh'ı evlerine davet etmiş
ondan Kur'an-ı kerim öğreniyorlar. Evin dışına sızan, Hazret-i Habbab'ın okuması.
......
Ömer, bir kaç saniye hiddetle
karşısındakinin yüzüne baktıktan sonra geri dönüp seri adımlarla uzaklaştı.
"Kızkardeşinle enişten de müslüman" sözü ona her şeyi unutturmuş ve
önce bu aile için ihaneti cezalandırmaya karar vermişti. Said'in evine yaklaşırken o
derinden derine işitilen Kur'an sesi ömer'i buluyordu... "..demek doğru" dedi
içinden ve kapıyı kırrcasına yumruklamaya başladı... Evdekiler kılıç kuşanmış
haldeki öfkeli Ömer'i görmüşlerdi. Şimşek hızı ile Habbab'ı kilere, Kur'an
yazılı sayfayı da gizli bir yere sakladıktan sonra kapıyı açtılar. Mümkün
mertebe tabii görünmeğe ve renk vermemeye çalışıyorlardı.
-Ne okuyordunuz?
Adımını eşikten içeri atan Ömer'in
ilk sorduğu bu olmuştu. İşte müşkül an... ne deseler Ya Rabbi; ne söyleseler? İki
ayağı üzerinde yere çakılmış gibi dimdik duran Ömer, patlamaya hazır bir
yanardağ gibi. Yakıcı nazarlarla cevap bekliyor.
-Hayır dedi eniştesi, sana öyle gelmiş.
Ne okuyabiliriz ki. Sadece konuşuyorduk. Belki sesimiz yüksek çıkmıştır.
Laf, Said'in ağzında yarım kaldı.
Ömer, eniştesini yakasından kavradı kendine çekti ve; sonra da şiddetle yere
çaldı. Hanımı Fatıma, said'i yerden kaldırmaya fırlamıştı ki yüzünden amansız
bir tokat patladı. Tokat, narin islam hanımına balyoz gibi ağır gelmişti...
gözlerinde şimşekler uçuştu, yıldızlar yanıp söndü.
Kan!...
Pembe bir kan, mübarek kadının dudak
kenarından sızmaya başladı... İşte müthiş an. Tokat kime vurulmuştu? Zahirde bir
mümineye; ama aslında zulmet duvarı tokatlanmıştı...
Ne de olsa ciğer...
Kardeşini kanlara bulanmış gören
Ömer'in kalbine nur huzmeleri sızıyor...
İlk pişmanlık kıpırtıları...
Baskına gelen, beldi de eniştesi ile kızkardeşini dayaktan kırıp geçirme niyetiyle
içeri giren Ömer, aniden durgunlaştı...
-Niçin? Niçin ey Ömer? Allah'dan
utanmıyor; ayet ve mucizelerle gönderdiği Peygamberine iman etmiyorsun? Niçin? Evet
saklamıyoruz. Ben ve kocam islamla şereflendik. Başımızı şu belindeki kılıçla
kessen bile bizi bu dinden döndüremezsin, anladın mı?
Fatıma, Ömer'in kritik anını çok
güzel yakalamıştı. O dağ gibi heybetli, O gölgesinden kaçılan adam, hem de bir
kadının, hem de küçüğü olan kız kardeşinin her kelimesi Ömer tokatı kadar acı
sözleriyle hurma ağacı gibi silkeleniyordu.
Bir kenara ilişti. Kabaran pişmanlık
duygusu içini kemiriyordu.
-Şu demin okuduğunuzu görebilir miyim?
Fatıma, Taha suresinin yazılı olduğu
sayfayı getirdi... Ömer, okudukça kendini kaptırıyor; Kur'an-ı Kerim'in güzelliği
O'nu içten içe etkiliyordu...
-"Göklerde, yeryüzünde, bunların
arasında, toprağın altında olan her şey yüce Allah'ındır!" Anlamındaki ayete
gelince hayretini gizliyemedi.
-Fatıma! Bu kadar mahluk hep sizin ilahın
mı?
-Elbette. Şüphen mi var?
-Halbuki bizim binbeşyüz tanrımz olduğu
halde halde hiç birinin tek karış yeri yok, diye mırıldandı. Ve ayeti okumaya devam
etti:
-"Sen sözü ister açığa vur,
işter gizle dur, birdir. Çünkü O Allah gizliyi de gizlinin daha gizlisini de bilir.
Ondan gayri tapacak ilah yokttur. En güzel isimler O'nundur.
Taha suresinden sonra Hadid Suresi'nden bir
miktar okudu:
-"Göklerde ve yerdekiler Allah'ı
tesbih ve tenzih ederler. O, kudretiyle her şeye üstün gelen bir aziz, hikmetiyle her
yaptığını yerli yerinde yapan bir Hakimdir. Göklerin ve yerin mülk ve tasarrufu
O'nundur. Dirilten, öldüren, her şeye gücü yeten O'dur. Evvel O'dur, ahir O'dur,
zahir O'dur, batın O'dur, O, her şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı devirde yaratan,
sonra arş'ı hükmü altına alan O'dur. O, yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni,
göğe yükseleni bilendir. nerede olursanız olun O sizinledir. Allah, bütün
yaptıklarınızı görendir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Bütün
işler ancak, Allah'a döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceyi katar, O
gönüllerdekini de bilendir. Allah'a ve Peygamberine iman edin. Size varis ettiği
şeylerden Allah yolunda sarf edin. içinizden, iman edip de mallarını Allah yolunda
sarf edenlere büyük büyük mükafaat vardır. Peygamber, Rabbınıza iman etmeniz için
hepinizi davet edip dururken size ne ouyor ki Allah'a iman etmiyorsunuz. Halbuki O, sizden
iman edeceğiniz hususunda kesin söz de almıştır."
Ayetler üzerinde tefekkür eden Ömer:
-Bunlar ne güzel sözler. Daha şereflisi
daha güzeli olamaz! der demez saklı bulunduğu yerden heyecanla ortaya çıkan Habbab
bin Eret:
-Müjde ya Ömer! Resulullah'ın ettiği
dua inşallah senin hakkında kabul olur:
-Resulullah, dün gece "Allahım!
İslamiyeti Ebül Hakem bin Hişamla veya Ömer bin Hattabla kuvvetlendir" diye
yalvardı... Allah Allah, şu işe bak ya Ömer, dedi... Habbab'ın sevinçten yüzünde
güller açıyrdu.
Etrafını saran Said, Fatıma, Habbab hep
O anı; kelime-i şahadeti söyle söyleyeceği zamanı bekliyorlardı. Ümidle
doluydular. Ümidin havaya hakim olduğu nadir anlardan biriydi... ağzının içine
bakıyorlardı adeta. Vakit gelmişti; bunu seziyorlardı... Ömer sordu:
-Peygamberi nerede bulabilirim?
...deminki katı adam gitmişti. Temiz bir
yüz, cana yakın bir insan konuşuyordu... Buna rağmen Fatıma yine de ihtiyatlı.
Kadınlara mmahsus aşırı duyarlıkla tedbiri elden bırakmıyor.
-O'na zarar vermiyeceğine bizi temin
edersen yerini söyleriz.
-Yemin ederek söz veriyorum.
-Erkam'ın evinde; bir kısım sahabi ile
birlikte.
-Habbab! Beni O'na götür müslüman
olacağım!...
Bu ne hoş cümle böyle. Bu cümleyi duyan
üç müslümanda engin ve anlatılmaz sevinçler.
Bu saadeti tatdıran Allah'a hamd olsun.
Hazret-i Ömer'le Hazret-i Habbab, Darül
Erkam'ın yolunu tutmuşken bu ufacık İslam yurdunda bulunan mü'minler de
"Kelime-i şahadeti bir kerecik olsun topluca ve yüksek sesle küffara karşı
haykırmadık. Yoksa bu bize nasıp olmayacak mı?" diye dertleniyorlardı.
-Ya Resulullah! İzin ver dışarı çakıp
Allah'ın ismini şu süfli cemiyete avaz avaz haykıralım! Bu hasret içimizde
kalmasın.
-Ey gönlü kırık müminler. Gam
çekmeyin. Kalbinizi kavi tutun. O Allah ki İbrahim aleyhisselamı Nemrud'un ateşinden
koruyup orayı bir gül bahçesi yaptı, Musa aleyhisselamı büyücülere galip getirdi,
İsmail aleyhisselamın boynunu bıçağa kestirmedi. Biz fukarayı da elbette düşman
şerrinden saklayacaktır. Diyerek arkadaşlarına cesaret verdi.
Kalblerde ümid menekşeleri
tomurcuklanırken ellerini semaya açarak sözlerine devam buyurdu:
-Ya ilahi, bu otuzdokuz garip sana iman
etmiş ve can ve gönülden kul olmuşlardır. Bunların gözyaşı ve gönül ateşleri
hatırına bize acı, kafirlerden koru ve şan ve şeref sahibi biri ile bu dine kuvvet ve
bu biçare müslümanlarra zafer nasip eyle.
Hemen o dakika Cebrail aleyhisselam geldi
ve:
-Ey Allahın Resulü! Milletinin
büyüklerinden birinin Müslüman olmasını arzulamışsın. Hak Celle ve ala, duanı
kabul ederek Ömer'i senin hizmetine verdi ve bu din-i İslamı O'nunla güçlenddirdi.
Dün gece bin melek "Ya Rabbi Ömer İbni'l Hattabı şakiler defterinden silip
saidler defterine al" diye yalvarmışlardı. O, şimdi buraya geliyor, kendisini
istikbal etmeye hazırlan, dedi.
Cebrail'in cümlesi tamamlanmıştı ki
kapı çalındı. Kapının aralığından bakan Bilal-i Habeşi radıyallahü anh, kül
gibi bir benizle geri çekildi. Zira Ömer silahlı olarak kapıya dikilmişti. Ömer'in
kapıya kadar sokulduğunu gören diğer eshab da korktu. Çünkü O, öyle kolay
altedilecek bir rakip değildi... Hazret-i Hamza arkadaşlarını yüreklendirdi:
-Boşa telaşlanmayın; gelen nihayet bir
kişi. İyi niyetle geldiyse hoş geldi. maksadı kötüyse kılıcımla kafasını
koparırım, dedi ve dışarı çıkarak Ömer'in önüne dikildi.
-Ya Ömer! Biz Abdülmuttalip
oğullarıyız. Demiri bile toz eder havayy püskürtürüz! Allah Resulü'nün kılına
dokundurtmayız. Bunu iyi bil ve adımını ona göre at!
Konuşmaları içerden duyan Sevgili
Peygabembirimiz, kapıya gelerek Hattaboğlu'nu iltifatlarla karşılayıp
kucakladı.resul aleyhisselam, Ömer'i öyle sıktı ki sanki kemikleri birbirine geçti
ve kılıcı yere düştü ve kendisi de efendimizin heybetinden yere kapaklandı; ve
yerinden doğruldu; Peygamber şehadeti ile Müslüman oldu:
-Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühü ve resulühu.
Sevgili Peygamberimiz, o kadar memnun oldu
ki; saadetinden tekbir getirme özleminden kavrulanlar da tekbir getirdiler. muhteşem
sada her tarafı çın çın çınlattı... Bu günleri gösteren Allah'a şükürler
olsun.
Peygamberimiz mecburiyetten önüne bakan
Hazret-i Ömer radıyallahü anh'ın mübarek başını öptüler... Darül Erkam, o
sıcak yuva bayram yerine dönmüştü...
Bu kureyş ulusunun hidayete ermesi
üzerine Cebrail aleyhisselam, Enfal suresinin altmışdördöncü ayet-i kerimesini
getirdi. "Ey Peygamberim! Sana yardımcı olarak Allahü teala ve müminlerden izinde
gidenler yetişir."
Hazret-i Ömer sordu:
-Kaç kişi olduk ya Resulallah?
-Seninle beraber kırk kişi...
-Ey Allah'ın Resulü; kafirler Lat ve
Uzza'ya hiç bir şeyden çekinmeden tapınırken; biz, Hak teala'ya ibadetimiz niçin
gizli yapalım?
...dışarı çıktılar... Hedef Kabe.
Kabe'de herkesin; Mekke'nin, Arabistan'ın ve bütün cihanın gözü önünde saf saf
namaza durulacak... Meydanlar selama dursun dünya yeni bir oluşa sahne oluyor.
İşte yürüyorlar. Peygamberimizin
sağında büyük dava arkadaşı Hazret-i Ebu Bekir, solunda büyük kahraman Hazret-i
Hamza, önünde mü'min doğup mü'min büyüyen Hazret-i Ali, en önde yeni müslüman
büyük sahabi Hazret-i Ömer ve bunları takip eden eshab-i kiram radıyallahü anhüm
ecmain.
Sert ve heybetli bir yürüyüş...
Müşrikler, Kabe'nin yanında oturmuş
laflıyorlar. Ömer İbni'l Hattab'ı yalın kılıç ve arkasında da müslümanları
görünce bazıları sevindi:
-Gördünüz mü? dediler. Buna Hattaboğlu
demişler. Gözünüz erkek görsün. Asileri nasıl toplamış getiriyor... güneş
ışıkları nurlu bir eli öper gibi İslama nice büyük hizmetler yapacak olan kılıca
narin bir öpücük kondurup geri uçuşuyor.
Şeytan zekalı Ebu Cehil'se durumu hemen
kavradı. Öfke, ümitsizlik, hayal kırıklığı içinde başını iki tarafa sallayarak
sıkılmış dişlerinin arasında hırladı:
-Maalesef hayır! Eğer dediğiniz gibi
olsaydı Ömer arkada diğerleri önde olurdu. Galiba o da düşmana iltihak etmiş.
Yazık! Kaybımız büyük.
Bu sırada mü'minler yaklaşmıştı. Ebu
Cehil koştu:
-Bu gelişin manası nedir ya Ömer, pek
anlayamadık?...
Hazret-i Ömer, unutulmaz ihtarını
yaptı. Allah düşmanlarının yüreğine korku düşerken; mü'minlerin içine serin
sular serpildi. Ses patlayan bir bora gibi; yiğit olan karşısında dursun;
-Mü'minlere ilişenin kellesini uçururum.
Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühu!!! Beni
bilen bilir. Bilmeyen bilsin ki Ömer İbni'l Hattabım. Karısını dul, çocuklarını
yetim bırakmak isteyen şöyle gelsin!!!
O gün müslümanlar ilk defa Kabe'de
cemaatle namaz kıldılar... mbu ne kutlu öğiedir böyle?
Namazdan sonra Hazret-i Ömer, Sevgili
Peygambermize Kabe'nin içini gezdirdi. Dört taraf putla dolu. Peygamberler Peygamberi,
asası ile putları işaret ederek ebedi hakikati ifade eden mübarek ayeti okudular:
-Hak gelince batıl gider. Batıl elbette
gidecektir...
üç çekin yıl
Ben ne yapıyorsam Rabbimin emriyle
yapıyorum.
Bir başkasının sözüyle bunu
değiştiremem.
Büyük ve Kahraman Peygamber
Muhammed aleyhisselam
Hazret-i Hamza ve Hazret-i Ömer'in hak
yola girmeleri ile İslamiyet kuvvet buldu ve yayılma nisbeti arttı. Çığ büyüyor;
sel çoğalıyordu. O deminki ışık, bir güneş gibi çölün ucundan yükselmeye
başlamıştı. Kureyş kafirleri, İslamiyetin günden güne güçlenmesi karışısında
hayli telaştalar... eğer bu yeni din, bu süratle taraftar bulursa istikbal kendileri
için karanlıktır. "Bu nasıl din ki kureyş reislerine bir ayrıcalık da
tanımıyor"...asıl bunu hazmedemiyorlar.... kureyş geleneğinde toplum aşiret ve
kabilelere bölünmüş. Her aşiret ve kabilenin bir reisi var. Hükümet eden bu
"Reis" veya "bey" diyeceğimiz kimseler. Kur'an-ı Kerim, bu düzeni
kaldırıyor. üstelik ağa-bey-reis, avam herkes eşit. Reisler buna şaşırıyor.
Hafsalarına sığmıyor böyle bir şey. Bu yeni ve insana yakışan hayat üslubunu
içlerine sindiremiyorlar ama Muhammedi sistemin yayılmasını da durduramıyorlar...
Onlara göre Ebu talib, desteğini çekse bu pürüz kısa zamanda kökünden
kazınacaktır. Bundan ötürü Ebu Talib'in kapısındalar. Her mbiri tutuşmuş dal
parçası gibi alev alev..
Ey Ebu Talib, bizde sabır ve tahammül
bitti. Bu fitneyi mutlaka ve mutlaka bastıracağız. İşte sana iki teklif, dilediğini
seçmekte serbestsin:
1- Ya Muhammedi bize teslim edersin layır
olduğu cezayı veririz.
2- Veya mücadeleye hazır ol... sana
yarın sabaha kadar müsade. Erkenden burada olacağız.
Ebu Talib, gidenlerin ardından bir müddet
dalgın baktıktan sonrra içeri girdi... epeyi bir zaman düşündü. İş, hakitaten
ciddiydi. Yeğenini rica etti. Sevgili Peygamberimiz, Sallallahü aleyhi ve sellem,
geldiğinde O'nu bir güzel karşıladı; oturdular. Amcanın düşünceli olduğu hemen
anlaşılıyordu. Dikkatli kelimelerle söze başladı:
-Evaladım! Mümkün mertebe şunlara
ilişme. Sen ısrar ettikçe onların düşmanlık damarları kabarıyor. Mesela bildiğin
gibi değil. benim reisliğim filan kar etmiyor artık, iş çığırından çıkmak
üzere.
Zayıf çıra loşluğundan doğan
gölgeler Ebu Talib'in üzgün yüzünde derinleşip kayboluyor. Efendimiz davet sebebini
anlamıştı. Ama o Resulün taviz vermesi mümkün mü? İlahi emri tebliğe memurdur ve
bu tebliği her türlü şarta rağmen devam edecektir.
Peygamberimiz, biraz da kırgın olarak
cevap verdiler:
-Ben ne yapıyorsam Rabbimin emriyle
yapıyorum. Başkasının sözüyle bunu değiştiremem...
Ayağa kalkıp kapıya yönelmişti ki
ihtiyar adamın kalbini yine pişmanlık duyguları sardı. Bu mümtaz insanı incitmiş
olmaktan korkuyordu...
-Aldırma; vazifene bak, dedi, ben hayatta
olduğum müddetçe sana kimse el süremiyecektir...
............. |