|
Türkiye Gazetesi’ne abonelik
Her ay,
Gönül Sultanları olan Evliya-yı kiramın hayatlarını anlatan film DVD’leri,
Her gün İnsan ve Toplum sayfasında, Sohbet,
Menkıbeler, Gönül Pınarı, Gönül Bahçesi, Hikmetler ve
Meşhurların Sözleri köşeleri,
Tarihimizi, kültür ve medeniyetimizi, ülkemizi tanıtan
makaleler, yazı dizileri,
Gazeteniz her sabah kapınızda...
Abone olan okuyucularımızın gazeteleri her sabah adreslerine
dağıtıcılarımız tarafından teslim edilir. Aylık (30 günlük)
abone bedeli KDV dahil sadece 15 liradır. Ayrıca başka herhangi
bir ücret talep edilmez.
Abone
kayıt formu:
www.turkiyegazetesi.com/abone.aspx
Okuyucu Danışma Hattı:
Tel: 444 49 49 − 0 212 454 3454
Bir okuyucu
mektubu
Tatlı çok, bal başkadır,
Çiçek çok, gül başkadır,
Gazeteler çok ama;
Türkiye bambaşkadır…
Türkiye gazetesi, benim için çok önemli. Onu okuduğum için, kendimi ve tüm okuyanları şanslı görüyorum.
Gazete dersek Türkiye’me haksızlık olur. O, benim için, hazineye, cennete götüren bir yol haritası. Okuyanlar bilir kıymetini…
Bu bir aşk öyküsü gibi, inanın. Hani derler ya, aşk anlatılmaz, yaşanır, gerçekten Türkiye’m bana Allahü teâlânın aşkını, Resulullahın sevgisini, sevdiklerinin sevgisini, hayata geliş gayemi öğretti.
Allahü teâlâya sonsuz hamd-ü senalar olsun, tanışmak nasip oldu.
Türkiye gazetesinin sahiplerinden, çalışanlarından, yazarlarından ve ailemden Allahü teâlâ razı olsun; çünkü ailem bana gazetemi temin etti. Onlara çok şey borçluyum. Onların hakkını ödememi Rabbim nasip etsin.
Elime alır, gazetemi nasıl okuyacağımı şaşırırım, yüksekte tutarım, Bizim Sayfa’ya kıyamam, yıllardır biriktiririm onları. Keser ilmihal yaparım, sevdiklerime hediye ederim kendimce. Sohbetlerde okurum onları. Hocalarımdan manen destek alırım, daha neler neler....
Kötü yayınlardan sakınmalı
Her evde Türkiye okunmalı!
Gazetem için destan yazılsa az gelir.
Allahü teâlâya emanet olun. Hayırlı günler dilerim can-u gönülden...
Ayşe Kılıç - Almanya
Bir abone
hatırası
Gazetemizi tanıtmak maksadıyla bazen arkadaşlarımızla abone
çalışmasına çıkıyoruz. Her çıkışımda, “Allahü teâlânın rızasına
uygun hareket etmeye ve büyüklerimizin vermiş olduğu bu kıymetli
vazife için söz dinleyenlerden olmak saadetine kavuşmaya” diye
niyet ediyorum. Neticede nasibi olanlara vesile olmak için bütün
esnafı ziyaret ediyoruz. O gün ofis elemanlarımızdan Hüsnü abi
ile birlikte çalışıyorduk. Elimizdeki, üzerinde İhlâs Mağazası
yazan poşetlerin içinde, ilmihal, takvim, Evliya zatların
hayatlarını anlatan filmlerin DVD’leri, kitaplar vardı. Bunları
abone olanlara hediye ettiğimizi söyleyerek, abone kaydı
yapıyorduk.
Hava hafif yağmurluydu ve önümüze su bayiliği yapan bir dükkân
geldi. Selam verip dükkâna girdik. Masa başında oturan adam,
yerinden hışımla kalktı ve elimizdeki poşetlere bakıp:
— İhlâs’tan mı geliyorsunuz? Bu dükkâna İhlâs’ın İ’si dahi
giremez. Çıkın gidin, yoksa zorla çıkarırım.
— Beyefendi bir çayınızı içip gitsek nasıl olur?
— Çayınızı için; ama İhlâs’tan tek bir kelime bahsetmeyin, ona
göre!
— Tamam, o zaman size bir takvim hediye ederiz, herhalde kabul
edersiniz.
— Ne takvimi, İhlâs’ın mı? Üzerinde İhlâs mı yazıyor?
Dağıttığımız takvimler, her ne kadar Türkiye gazetesinin yani
İhlâs’ın takvimi iseler de, bastırdığı takvimlerin önemli bir
kısmını abone çalışmalarında kullanmamıza izin veren bir firmaya
aitti. Bunu bildiğim için:
— Bakalım üzerinde ne yazıyor? Abi bak, Feza yazıyor, İhlâs
yazmıyor, bir de sen bak istersen.
— Kartonu bırak, takvimin içinde ne yazıyor, ona bakmak lazım.
— Tamam abi, anlaştık, hemen takvimin içine bakıyoruz, bakalım
içinde neler yazıyor?
Oturduğum andan itibaren, kontrolün benden çıktığının farkına
varmaya başlamıştım. Sadece neticenin nereye varacağını merak
ediyor, nefsimin devreye girmemesine gayret gösteriyordum.
— Abi bak, öylesine bir sayfayı açalım, istersen kendin rasgele
bir sayfa aç ve beraber okuyalım, müsaade eder misin?
— Tamam; ama bak baştan söyledim, ihlâs dediğin anda kovarım.
— Peki abi, kendin aç!
Takvimin herhangi bir sayfasını açınca bir de ne göreyim,
“Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki...” diye başlayan bir yazı
çıktı karşıma. İşte o anda, kontrolün benimle hiçbir alakası
olmadığını tamamen anlamış oldum. Kendi kendime, bu durumun feyz
ve bereketinden inşallah biz de nasipleniriz diye düşündüm.
— Abi bu, “hikmet ehli zatlar” kimlere deniyor biliyor musun?
— Yok, hayır bilmiyorum.
— Hikmet ehli zatlar, Allahü teâlânın sevdiği, seçtiği ve
kullarına beğendiği işleri yaptırsın diye gönderdiği, evliya
dediğimiz, sözü dinde geçerli olan âlim zatlar demektir.
— Tamam, anladım, ne buyuruyorlar?
— O zaman okuyorum, beraber dinleyelim:
“Eğer bir insanın terbiye edicisi olmazsa, terbiye nedir bilmez.
Bir hayvan evcilleştirilmezse evcil hayvan olmaz. İnsan kendi
kendine güzel ahlaklı olamaz. Güzel ahlakın ne olduğunu bilmez
ki olabilsin…”
Sohbetin geneli kızmamak, öfkelenmemek ve haklı da olunsa kalp
kırmamakla alakalıydı. “Bir müslümanı incitmek, kalbini
kırmak, Kâbe’yi 70 kere yıkmaktan daha büyük günahtır”
hadis-i şerifi esnaf kardeşimizin çok etkilenmesine sebep oldu.
Sohbetin son kısmı şu şekilde bitiyordu; “Kimseye iyilik
yapmak mecburiyetinde değiliz, ister yaparız, ister yapmayız;
ama kötülük yapmamaya mecburuz. Neden bu iyiliği yapmadın
demezler; ama neden bu kötülüğü yaptın diye hesap sorarlar.”
Sonradan isminin Müjdat olduğunu öğrendiğimiz esnaf, başladı
kırgınlığını izah etmeye. Ancak bir şey dikkatimi çekti,
kırgınlığı tamamen güven duygularını istismar ettiğine inandığı
kişilereydi. Neticede, her kurumda böyle kimseler olabilirdi.
Müessesemizin yapısına ve hizmet anlayışına en ufak bir
muhalefeti yoktu. Ancak şirketlerimizden biriyle yapmış olduğu
ticari işlerde, görmüş olduğu zarar ve karşılaştığı muamele
neticesinde aralıksız 10 sene devam ettiği gazetemiz aboneliğine
son vermiş. Bir daha da benim kapımdan İhlâs’ın ne gazetesi, ne
de herhangi bir iş ve hizmeti giremez demiş.
Ona dedim ki:
— Gel, pire için yorgan yakma. Bizler gelip geçiciyiz; ama bu
camia inşallah kıyamete kadar devam edecek. Devam ettiği sürece
de, Allahü teâlânın dinini, sevdiklerini anlatmaktan ve bu
anlatılanları da daha çok insanın duymasını, istifade etmesini
sağlamak için çalışmaktan imtina etmeyecek.
O sırada da öyle bir sağanak yağmur başladı ki, tam rahmet-i
ilahi. Bir müddet birlikte yağmuru seyrettikten sonra:
— Bu yağmurun nasıl rahmet ve gerçek olduğuna inanıyorsan, bu
kurumun da dürüst ve güvenilir olduğuna, üzerinde hakkı olan
kişiyle helalleşmek için bütün imkânlarını kullandığına ve
sonuna kadar da kullanacağına inanman gerekir.
— Benim aslında kuruma sözüm yok. Gecikmeyle de olsa benim
herhangi bir alacağım kalmadı. Bir tek, şimdi isimlerini bile
hatırlamadığım kişilerin yaptıkları aklıma geldikçe kızgınlığım
devam ediyor. Ben şimdi tekrar abone olursam, kendime ihanet
etmiş olurum; çünkü yemin etmedim; ama almam, aldırmam dedim.
Beni anlayın lütfen!
— Şimdi abi, gel şu gazetenin içine beraber bakalım, neler
yazıyor? Bak bu gazetenin başladığı günden bugüne, aksatmadan
yazdığı büyük zatlar var. Hani dedik ya, hikmet ehli zatlar...
Mesela bugünkü gazetede, bak, İmam-ı Rabbani hazretlerinin
bildirdikleri, Evliya zatların menkıbeleri ve sual soranların
cevaplarını yazıyor. Bu güzel bilgileri kim öğrenmek istemez?
— O arkadaşların yaptıkları kötülük yüzünden gönlüm istemiyor.
— Ya Müjdat abi, sen temiz bir insansın, onun için bu kadar sözü
uzattık, hakkını helal et! O zaman, bırak şu nefsin sana verdiği
inadı! Bak buraya gelen biziz; ama sana bizi gönderen Allahü
teâlâdır. Kim bilir, belki de bundan sonra gazetede okuyacak
olduğun bilgiler senin kurtuluşuna vesile olacak. Şu DVD’lerini
verdiğimiz zatlar da, kendilerini sevenlere ahirette şefaat
edecekler. Bu sence az bir nimet mi?
— Az bir nimet olur mu, tabii ki büyük devlet! Ama bilmem ki ne
yapsam, kafam karıştı.
— Abi, düşünmeye gerek yok. Bak senin de çok vaktini aldık,
bizim daha uğrayacak yerlerimiz var. Bu ilmihal, DVD, takvim ve
kitaplar sana hediyemiz. Sen sadece bunları oku, seyret, bize de
dua et! Diğer meseleler de hatırına gelirse, üstünde durma, at
arkaya! Ahirette kazanan sen olursun. Eden kendine eder.
Karşılıklı helalleştik, kucaklaşıp abone kaydı için kartını
aldık. Hediyeleri bıraktıktan sonra dışarı çıktık. Yağmurun
şiddeti azalmıştı. Yanımdaki Hüsnü abiye dedim ki;
— Hüsnü abi, epey zaman kaybettik; ama boşa kürek de sallamadık
değil mi?
— Mehmet abi, bu, en az on yirmi aboneye bedel…
— Orada konuşan bizdik belki; ama aboneyi yapan büyüklerimiz
idi. Allahü teâlâ bizleri inşallah onların güvenlerine ve
sevgilerine layık eyler. O zaman işimiz çok kolay. Bizi
bize bırakmazlar, az önce gördüğün gibi. Yoksa bize kalsa ne
olurdu sence?
— Abi, kesin dayak yer öyle çıkardık oradan. Adam nasıl öfkeli
ve dövecek gibiydi, resmen kuzu oldu. Benim asıl dikkatimi çeken
ve hâlâ etkisinde kaldığım bir husus var. Sen orada takvimin
sayfasını açarken rasgele açtın, ben şahidim. Yani demek
istediğim, açtığın sayfada yemek tarifi de çıkabilirdi. Üstelik
çıkan yazı, herhangi konuda da değil, bizzat bizim içine
düştüğümüz durumla alakalıydı. Adam çok öfkeli ve laf
dinlemeyecek gibiydi. Ama bu sohbet adamı resmen kuzuya çevirdi.
Şimdi Mehmet abi, bu olay bize anlatılsa o kadar etkilenmezdim;
ama bunu bizzat yaşamak bana çok tesir etti. Gazetemizin ve
takvimimizin kıymetini daha iyi anladım.
— Sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini ne kadar bilir ve
şükrünü de o derece eda edersek, Allahü teâlâ inşallah bizlere
nice güzellikler yaşatır.
Allahü teâlâya sonsuz şükürler olsun. Allahü teâlâ büyüklerimize
sıhhat ve afiyetler versin. Bizleri de sevgilerine ve
güvenlerine layık kullarından eylesin. İnşallah dünyada
olduğumuz gibi ahirette de onlarla beraber oluruz.
Mehmet Tekin
|